Deneme
Yükselen Bir Deniz
Tüm dünyada yükselmekte olan bir “deniz” var.
Tüm dünyada yükselmekte olan bir “deniz” var.
Bu dünyanın dörtte üçünü kaplayan sular, okyanuslar, gibi bir hareket…
Bu deniz dünyaya hayat veren maviliklerin sesi..
Bu deniz vücudun yüzde yetmişini oluşturan bir hayat suyu..
Bir parti sloganından çok öte çok sevdiğim bir şarkı melodisi var:
“Aynı yoldan geçmişiz biz, aynı sudan içmişiz”
Can Dündar Mustafa Kemal’in biyografisi 2000’li yılların başında yazdığında, kitabın adına “Yükselen bir deniz” adını vermişti. Zira Mustafa Kemal gibi, Marthin Luther gibi, Mahatma Gandhi gibi büyük liderler toplumun üzerine çıkmış, topluma bir kutup yıldızı gibi yön göstermiş, toplumun rotasını tayin etmişlerdir. Her biri meydana getirdikleri devrimlerle dünyayı daha yaşanabilir bir dünya haline getirme çabası içinde olmuşlar.
Necip Fazıl’ın Sakarya şiirinde Şu satırlar geçiyor:
“İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya; Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat?
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?”
Necip Fazıl 1983 yılında öldü. Ancak yazdığı bu şiir bu gün dünyanın 2012 gençliğine ses veriyor, Sakarya, sadece bir ulusun değil, bu evrensel dünyanın tüm gençliği olarak yorumluyorum ben. Bu gün yeryüzündeki protestolar yıllarca birikmiş potansiyel enerjinin yavaş yavaş kinetiğe dönüşme anıdır. Zira eşitsizlikler, adaletsizlikler, özgürlüklerin gem altına alınmak istenmesi biz yeni dünya gençliğinin vicdanlarını kızdırmaktadır.
Genç heysanlıdır, d,namiktir, hayattan beklentileri vardır. Nazım Hikmet gibi “En güzel günlerimiz henüz hiç yaşamadıklarımız, size söylemek istediğim en güzel söz henüz hiç söylemediklerimdir” diyor. Bu nedenle gençler her zaman dünyaya yön vermişlerdir. Osmanlının son zamanında kurulan “Jön Türkler” hareketi eksisi artısıyla tartışabilir ancak bir toplumun kaderini belirlemiştir. Yine Jön Türkler’in esinlendiği Fransa’da “jeune françaises” akımı da aynı dönemde bir devrimi dünyaya hediye etmiştir. Bu dönemi iyi tahlil eden Fransız düşünür Badio diyor ki:
“Bir toplumdayaşlıları yada cahil insanları belki aldatabilirsin, ancak siz eğer gençleri ve vicdan sahibi eğitimli insanları aldatmaya kalktığınızda o toplumda bir devrim meydana gelir” diyor ve ekliyor “Fransız ihtilali toplumdaki adaletsizlikleri protesto eden genç mühendisler, öğretmenler, doktorlar, avukatlar, işçiler” sayesinde meydana geldi…
Peki dünyanın bize umut vadettiği milenyum asrının biz talihsiz gençleri için durum nasıl?
Bizler ilk defa 70-80 sene sonra anne-babamızdan, dedelerimizden daha zor koşullarda bir hayat mücadelesi bizleri bekliyor. Her ne kadar ülkemizde gençlerdeki işsizlik oranı %20- %25 civarında dolaşıyor olsa da dünyanın pek çok yerinde bu oran çok daha yüksek. Peki çalışmakta olan %75’lik kesim acaba hayatından mutlu bir şekilde çalışıyor mu? Bu insanların ne kadarı hayatını devam ettirmek için çalışıyor yada toplumun onları köleleştirmesinden mutlu ve huzurlu?
Gençlerin karşı karşıya kaldığı bu sendrom tüm entellektüellerin, tüm düşünürlerin, siyaset ve bilim adamlarının gündeminde olması gerekir. Zira gençlik bir toplumun vicdanıdır. Nasıl bir insanın kişisel davranışları vicdanı sorgulamayla karşı karşıya gelir, bu gün dünyada var olan adaletsizlikler, eşitsizlikler ve haksızlıklar da biz gençlerin vicdani sorgulamasına neden oluyor.
Fransıların meşhur bir sözü var: “Si les jeunes savaient, si les agees faisaient”
“Keşke gençler bilebilse, keşke yaşlılar yapabilse”
Evet, kapitalizmin kirli sularında dolaşan, ayaklarına kirli çamurlar bulaşan yaşlılar belki de kendi genç evlatlarını daha da rahat ettirmek mülahazasıyla vicdanlarını bir kenara itip “başka bir dünya mümkün” diyemiyorlar. Zira “başka bir dünya mümkün” söylemi onların gençlik yıllarından beri oluşturdukları yaşama müdahale ediyor, baş kaldırıyor. Kendi kişisel menfaatlerinin kaybolacağı düşüncesi bu yaşlıları belki de dahaya yaşanabilir bir dünya oluşturmaktan men ediyor.
Öyleyse görev biz gençlere düşüyor.
DEVRİM, AMA NASIL!
Keşke gençler bilebilse, keşke yaşlılar yapabilse”
Gençler radikaldir, özgürlüklerine düşkünlerdir, özgüvenleri yüksektir, hayalleri vardır, kendi elleriyle dünyanın değişebileceğine inanıp yel değirmenleriyle savaşmaya hazırdır gerektiğinde.
Yazının başlığı “yükselen bir deniz”. Ben yükselen bir deniz metaforunu 21. yy gençliği olarak ifade etmek istiyorum. Bir de “yükselemeyen bir deniz“vardı tüm dünyada..
Kimden bahsettiğimi hatırlıyorsunuz! Deniz Gezmiş…
24 yaşında bir hukuk öğrencisi, toplumsal adaletsizlikler, yanlışlar onun ruhundaki heycanını daha çok tahrik eden “sağına ve soluna bakmadan ben varım diyen binlerce gençten sadece biri”
Dünyada Vietnam savaşına karşı, ırkçılığa karşı, eşitsizliklere karşı sesini yükselten yüzbinlerce okyanustan bir “iç deniz” di o.
Görüşlerine ve inandığı değerlere bu yazıyı okuyan bir kısım arkadaşlarım katılıyor, bir kısmı katılmıyor. Ancak yanlışlara karşı vicdani bir reaksiyon meydana getirmesi bile 40 yıldır onun unutulmamasına gönüllerde yer etmesine neden olmuştur.
Benim üzüldüğüm bir diğer konu devletin baronlarının, derinlerinin, dehlizleriniz “Deniz” lerin karşısına “bir karşı deniz” çıkartmış olması oluyor hep. Ülkesini seven iki grubun, iki kardeşin birbiriyle kavgaları, savaşları.. Bu toplumsal bir trajedi.
Türkiye’de solun karşısına çıkarılan güya “Milliyetçi- İslamcı” ideoloji Maraş’ta provakatörler eliyle “Din din dinsizler, Allahsız komünistler diyerek” 40’tan fazla Alevi vatandaşın katledilmesine neden oldu…
Sivas’ta aynı karanlık el yine onlarca aydınımızı diri diri yakılmasına neden oldu.
1 Mayıs’ta 30’dan fazla insanın göz göre göre kurşunlanmasına neden oldu.
Oysa İslamın özünde barış, kardeşlik ve hoşgörü kavramlarının olmasını o kurşunu sıkan eller bilmiyordu...
Oysa İslamın özünde sosyal adalet kuramının ne kadar önemli olduğunu o kurşunu sıkan eller bilmiyordu.
Oysa İslam’ın “sosyal hayat” anlayışının kapitalizme her zaman karşı olduğunu o kurşunu sıkan eller bilmiyordu.
Tıpkı Hrant Dink gibi bir büyüğü öldüren Yasin Hayal’in bu kavramları anlamaktan fersah fersah uzak olması gibi…
Bu günkü gençliğin, hangi dinden ve inanıştan olursa olsun, vicdanını rahatsız eden “paylaşımsız toplum” düzenine hayır demesi bir vicdani, insani sorumluluğudur.
Bunu yaparken izlenilecek metodoloji ses getiren barışçı eylemler ve söylemler olacak. Her zaman diyorum, Filistin’li gençler 90’lı yıllarda taş ve sapanlarla, kafalarında yeşil bandanalarla ağlayarak, kan-revan içinde İsrail askerlerine kafa tutuyordu. Bu gün halaylar çekilerek, blue-jean giyinerek, İsrail askerleriyle dalga geçen ve dünyada daha renkli, daha ses getiren bir hale geldi eylemler ve protestolar.
Bizler Mahatma Gandhi gibi Marthin Luther King gibi kardeşçe protestonun gücünü göstereceğiz. Hiç bir taşkınlık göstermeden, hiç bir can yakmadan dalga geçerek, gülerek, kahkalar atarak, dans ederek bu devrimi gerçekleşeceğiz. Bu bir ülke devrimi değil bir dünya devrimidir.
İktidar sahipleri bu devrimi kendilerine bir tehdit olarak algılamasın!
Zira biz Yunus Emre gibi şöyle diyoruz:
“Biz gelmedik kavga için, bizler geldik barış için,
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldik”
Biz başka bir dünya mümkün diyerek tüm iktidar sahiplerini de vicdana ve bu anlayışa davet ediyoruz.
Bizler onları da
“Her kim olursan yine gel” diye Mevlana gibi kucaklamak için varız.
Bizler “Bir mum bir başka mumu tutuşturmakla ateşinden bir şey kaybetmez” fedakarlığında paylaşımcılığımızı gösteriyoruz.
Bizlerin vicdanı bu mücadeleyi bir koltuğu elde etmeyecek kadar titrek ve ürkek..
Zira biz biliyoruz ki vicdan sahibi insanların yaşadığı ülkelerde “güvercinlere” dokunmazlar…
Bizler gökyüzünün maviliğiyle, denizin maviliğinde dalgalarla bulutlar arasında, güneşin sıcaklığında insanlara şarkılar söyleyen güvercinleriz…
Kardeşlik, özgürlük ve toplumsal adelet diyoruz ve “Kapitalizmi” reddediyoruz.
Bizler elimizde güller taşıyan demokrasi neferleriyiz, toplumun vicdanıyız…
Nasıl ki dolan bir bardağa bir damla su atmak, o bardağın taşmasına neden olur; dünyadaki adaletsizlikler de vicdan bardağını taşırmış ve toplumu bu değişime hazır hale getirmiştir.
Şimdi zaman yeni şeyler söyleme zamanıdır!
Zaman bir denizin yükselmeye geçmesiyle bütün yeryüzüne hayat suyunu getirme zamanıdır.
Öyleyse biz kimiz?
“Bizler yükselen bir deniziz!”