Kültür
Bir Medeniyet Muhasebesi
Ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerle memleketin her açıdan kuşatma altında tutulmaya çalışıldığı bu dönemde; gündelik siyasetin aktüel tartışmalarına kapılmak yerine hâlâ kültür, tarih, fikir ve medeniyet üzerine…
Ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerle memleketin her açıdan kuşatma altında tutulmaya çalışıldığı bu dönemde; gündelik siyasetin aktüel tartışmalarına kapılmak yerine hâlâ kültür, tarih, fikir ve medeniyet üzerine yazılar yazmanın ne kadar anlamlı olduğu zaman zaman benim de zihnimi meşgul ediyor.
Ancak inanıyorum ki milletler yalnızca savaş meydanlarında değil, fikir dünyalarında da ayakta kalırlar. Bugün yaşadığımız karanlık dönemlerin bir gün mutlaka geride kalacağına, bu milletin yeniden kendi ruh kökleriyle buluşarak ayağa kalkacağına dair ümidimi koruyorum. Bu nedenle kaleme aldığım satırları; bizden sonraki nesillere küçük de olsa bir fikir mirası, bir hafıza kırıntısı bırakabilme niyetiyle yazıyorum.
Bugün Türkiye’de yalnızca ekonomik veya siyasi bir kriz yaşanmıyor. Asıl mesele çok daha derinde; bir zihniyet, aidiyet ve medeniyet kriziyle karşı karşıyayız. Memleket çapında üniversitelerin büyük ölçüde fikir üretme kabiliyetini kaybettiği, akademilerin çoğu zaman yalnızca teknik bilgi veren yapılara dönüştüğü bir dönemden geçiyoruz. Tanzimat’tan bugüne kadar belki de ilk defa; bu kadar çok diplomalı insanın yetiştiği fakat bu kadar az münevverin ortaya çıktığı bir dönem yaşıyoruz.
Çünkü mesele yalnızca mühendis yetiştirmek, doktor yetiştirmek, hukukçu yetiştirmek değildir. Asıl mesele; tarihini bilen, milletinin hangi badirelerden geçtiğini idrak eden, yaşadığı toprağın hafızasını taşıyan insanlar yetiştirebilmektir.
Hiç unutmam; Galatasaray Üniversitesi’nde mühendislik öğrencisi olduğum yıllarda en dikkatle takip ettiğim derslerden biri Devrim Tarihi dersiydi. Büyük tarihçi Ahmet Kuyaş Hocamızın ilk derste sorduğu bir soru hâlâ zihnimdedir:
“Türkiye neden bu hâlde çocuklar?”
Aslında bu soru, yalnızca bir tarih sorusu değildi. Bir medeniyet muhasebesiydi.
Son elli yılda bu ülkede çok başarılı mühendisler yetiştirdik. İTÜ’lerden, ODTÜ’lerden dünya çapında teknik insanlar çıktı. Ancak aynı başarıyı tarih şuuru, devlet bilinci ve kültürel derinlik konusunda gösteremedik. Bugün yalnızca mühendislerin değil; sosyal bilimcilerin, doktorların, hukukçuların da önemli bir kısmı kendi tarihine, milletinin hafızasına ve yaşadığı coğrafyanın anlamına yabancı yetişiyor.
Oysa eğitim dediğimiz şey yalnızca meslek kazandırma meselesi değildir. Eğitim aynı zamanda karakter, aidiyet ve sorumluluk inşa etme meselesidir.
Bugün çok eleştirdiğimiz Osmanlı’nın son dönemlerinde dahi Abdülhamid’in eğitim hamleleriyle Anadolu’nun pek çok şehrinde açılan liselerden önemli devlet adamları, fikir insanları ve bürokratlar yetişmiştir. Konya Lisesi, Sivas Lisesi, Erzurum Lisesi, Afyon Lisesi gibi okullar yalnızca diploma veren kurumlar değil; aynı zamanda devlet terbiyesi kazandıran yapılardı.
Nitekim Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer ve İlker Başbuğ gibi isimlerin Afyon Lisesi’nden çıkmış olması tesadüf değildir.
Bugün eksikliğini hissettiğimiz şey tam da budur:
Devlet ciddiyetine sahip, tarih okuması yapabilen, şahsiyet sahibi elit kadroların azalması.
İlber Ortaylı’nın sık sık ifade ettiği gibi; bir devlet yalnızca ekonomik güçle değil, yetişmiş insan kalitesiyle ayakta kalır.
Elbette geçmişi bütünüyle idealize etmek de doğru değildir. Osmanlı’nın da, Cumhuriyet’in de kendi içinde hataları, ihmalleri ve çelişkileri vardı. Ancak bugün yaşadığımız temel sorunlardan biri; geçmişin birikimiyle bugünün ihtiyaçları arasında sağlıklı bir köprü kuramayışımızdır.
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde liyakat, devlet ciddiyeti ve uzun vadeli kalkınma fikri belirgin şekilde hissediliyordu. Fakat ilerleyen yıllarda siyasi kadrolaşmanın devlet mekanizmasına giderek daha fazla hâkim olması; kurumların niteliğini zayıflattı. Bu süreç yalnızca tek bir siyasi dönemin değil, farklı dönemlerde iktidara gelen pek çok yapının ortak sorumluluğudur.
Bunun yanında Türkiye’nin yakın tarihinde iki önemli kırılma özellikle dikkat çekmektedir.
Birincisi; Soğuk Savaş döneminde NATO ekseniyle birlikte “Tam Bağımsız Türkiye” idealinden giderek uzaklaşılmasıdır.
İkincisi ise 1980 sonrasında hızlanan kültürel ve ekonomik dönüşümle birlikte; tüketimi merkeze alan, kimliksizleşmeyi normalleştiren, devlet fikrini aşındıran yeni bir toplumsal yapının oluşmasıdır.
Bugün yaşadığımız yozlaşmanın önemli bir kısmı yalnızca siyasetin değil; kültürel çözülmenin de sonucudur.
Fakat bütün bu karamsar tabloya rağmen Türk milletinin tarihsel hafızasına güvenmek gerekir. Çünkü bu millet yalnızca savaş kazanmış bir millet değildir; büyük yıkımlardan sonra yeniden ayağa kalkmayı başarabilmiş bir millettir.
Mustafa Kemal’in:
“Toros Dağları’nda tüten bir Türkmen çadırı gördüğüm müddetçe bu milletten ümidimi kesmem.”
sözü aslında yalnızca romantik bir ifade değildir. Bu söz, milletin ruh köklerine duyulan güvenin ifadesidir.
Bugün Türkiye’de Atatürk’ü, İstiklal Mücadelesi’ni ve devrimleri doğuran tarihsel şartlar gerçek anlamda anlaşılmadan; sağlıklı bir gelecek inşa etmek mümkün değildir.
Aynı şekilde Namık Kemal’in “vatan” fikri anlaşılmadan, Ziya Gökalp’in millet üzerine yaptığı fikir inşası kavranmadan; yalnızca sloganlarla güçlü bir toplum kurulamaz.
Çünkü millet olmak; yalnızca aynı toprakta yaşamak değildir.
Millet olmak, ortak bir hafızayı ve ortak bir kader duygusunu paylaşabilmektir.
Bu noktada öğretmenlere büyük görev düşmektedir. Ancak mesele yalnızca öğretmenlerin fedakârlığıyla çözülebilecek bir mesele de değildir. Devletin uzun vadeli bir kültür, eğitim ve medeniyet politikası oluşturması artık kaçınılmazdır.
Bir diğer önemli konu ise şudur:
Emperyalizm yalnızca askerî yöntemlerle ilerlemez. Bazen dini kullanır, bazen ideolojileri kullanır, bazen de özgürlük söylemlerini kullanır. Tarih boyunca İslam’ın da, sosyalizmin de, milliyetçiliğin de, liberalizmin de büyük güç mücadelelerinde araçsallaştırıldığı dönemler olmuştur.
Bu nedenle hiçbir fikri körü körüne değil; tarihsel bağlamı içinde değerlendirmek zorundayız.
Bugün Türkiye’nin yeniden ayağa kalkabilmesi için yalnızca ekonomik kalkınma yetmez. Aynı zamanda kültürel derinlik, tarih şuuru, estetik anlayış ve devlet ahlakı da yeniden inşa edilmelidir.
Ben yazılarımda mümkün olduğu kadar; Türklük bilinci, vatan fikri, tarih şuuru ve emperyalizmin Türkiye üzerindeki etkileri üzerine düşünmeye ve yazmaya çalışıyorum.
Elbette akademik bir iddia taşımıyorum. Amacım ilmî makaleler yazmaktan ziyade; yaşanan gelişmeleri kendi okuma ve yorum süzgecimden geçirerek, geleceğe küçük de olsa bir fikir notu bırakabilmek.
Çünkü inanıyorum ki bu ülkeyi gerçekten seven herkesin; kendi gücü nispetinde bu milletin fikrî ve ahlaki dirilişine katkıda bulunma sorumluluğu vardır.
Zira tarih bazı dönemlerde milletlerin omuzlarına ağır görevler yükler.
Bizim neslimiz de tam olarak böyle bir dönemde yaşamaktadır.
Selam ve sevgilerle.