← Köşe Yazıları

Tasavvuf

Şeyh Bedrettin: Tasavvuf, İsyan ve Hakikat Arayışı

Fatih Küçüktütüncü·8 Ocak 2017·4 dk okuma

Anadolu Türkmenlerinin inanç dünyasını incelemek üzere daha önce “Babailer İsyanı ve Anadolu Dervişleri” yazısında kısaca değinmiştik.

Anadolu Türkmenlerinin inanç dünyasını incelemek üzere daha önce “Babailer İsyanı ve Anadolu Dervişleri” yazısında kısaca değinmiştik.

Yine hem Türk tarihi hem de dünya tarihi açısından üzerinde dikkatle durulması gereken bir diğer önemli konu olan Şeyh Bedrettin hadisesini de bu yazıda kısaca ele almak istedim.

Şeyh Bedrettin, günümüzde yeterince bilinmeyen; ancak hem tarihsel hem de fikrî açıdan detaylı biçimde incelenmesi gereken şahsiyetlerden biridir.

Zira kendisi yalnızca bir mutasavvıf veya hukuk adamı değil; aynı zamanda Osmanlı tarihindeki en büyük sosyal hareketlerden birinin merkezinde yer alan isimdir. Hatta bazı tarihçiler ve düşünürler, Bedrettin hareketini erken dönem eşitlikçi halk hareketlerinden biri olarak değerlendirmiştir. Kendisinden yaklaşık 500 yıl sonra Karl Marx’ın dahi Şeyh Bedrettin’den söz etmesi dikkat çekicidir. Buna rağmen Türk aydınlarının konu üzerinde yeterli inceleme ve araştırma yapmamış olması önemli bir eksikliktir.

Yazıya başlamadan önce Nazım Hikmet’in meşhur “Şeyh Bedrettin Destanı”nı hatırlayalım; yazının sonunda da birkaç bölümünü tekrar paylaşalım.

Şeyh Bedrettin’in felsefî ve tasavvufî görüşleri tarih boyunca farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bir grup insan onu dinden çıkmış biri olarak değerlendirirken, başka bir grup ise büyük bir din âlimi ve hakikat arayıcısı olarak görmüştür.

Bedrettin’in en önemli eserlerinden biri olan Varidat’ı incelediğimde, Muhyiddin-i Arabî’ye kıyasla çok daha ifrata varan ve bazı noktalarda Kur’an’la ilişkisini anlamakta zorlandığım yorumlarla karşılaştım. Özellikle ölüm sonrası hayat, varlığın mahiyeti ve dünya algısına dair bazı ifadelerinde; klasik tasavvuf çizgisinin ötesine geçen yorumlar görmek mümkündür.

Örneğin Bedrettin’in bazı yorumlarında cennet ve cehennemin daha çok insanın bu dünyadaki ruh hâliyle ilişkilendirildiğini görüyoruz. Tasavvuf tarihinde bu tür sembolik yorumlar tamamen yabancı değildir; ancak Bedrettin’in zaman zaman bu yaklaşımı fazla ileri taşıdığı kanaatindeyim.

Bu nedenle dinî yorumlarında ifrata kaçtığı bazı noktalar bulunduğunu düşünüyorum.

Ancak öte yandan, yaşadığı dönemin sosyal meselelerine dair ortaya koyduğu fikirler son derece dikkat çekicidir.

Şeyh Bedrettin, Ankara Savaşı sonrasında Rumeli’de hâkimiyet kuran Musa Çelebi’nin kazaskerliğini yürütmüştür. Bugünkü kavramlarla ifade edecek olursak, bu makam hem yüksek yargı hem de adalet teşkilatı açısından son derece kritik bir konumdaydı. Osmanlı’da din ve devlet yapısı birbirinden ayrı olmadığı için, kazaskerler yalnızca hukuk adamı değil; aynı zamanda devletin siyasal düzeninin önemli taşıyıcılarıydı.

Şeyhülislam makamı ise bugünkü anayasal denetim kurumlarına benzetilebilecek ölçüde güçlü bir meşruiyet alanına sahipti. Zira verilen fetvalar yalnızca dinî değil, aynı zamanda siyasal sonuçlar doğuruyordu.

Nitekim Kanuni dönemindeki Ebussuud Efendi’nin Osmanlı’daki Sünni hukuk anlayışının kurumsallaşmasında büyük etkisi olmuştur. Bazı düşünürlere göre bu süreç, Osmanlı’daki fikrî çeşitliliğin azalmasına ve zamanla daha katı bir din anlayışının yerleşmesine neden olmuştur. Bunun bilimsel ve düşünsel hayat üzerindeki etkileri ise ayrıca incelenmesi gereken önemli bir konudur.

Bu açıdan bakıldığında, Şeyh Bedrettin’in Musa Çelebi döneminde ne kadar kritik bir görevde bulunduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Musa Çelebi’nin kardeşi Mehmet Çelebi’ye yenilmesi ve Fetret Devri’nin sona ermesinin ardından Mehmet Çelebi, Bedrettin’i doğrudan cezalandırmak yerine İznik’e göndermiştir. Bu durum, Bedrettin’in ilmî birikimine duyulan saygının da göstergesidir.

Ancak Fetret Devri’nin meydana getirdiği ekonomik yıkım, ağır vergiler, bozulan üretim düzeni ve halkın yaşadığı maddi sıkıntılar Anadolu’da ciddi bir toplumsal huzursuzluk oluşturmuştu.

Şeyh Bedrettin ise tasavvufî bakış açısıyla, maddi dünyanın ortaklaşa paylaşılması gerektiğini; malların insanlar arasında daha adil şekilde dağıtılması gerektiğini savunuyordu.

Onun önemli halifeleri olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal başta olmak üzere birçok müridi, bu düşünceleri özellikle köylü halk arasında yaymaya başladı. Bu hareket yalnızca Müslüman Türkmenler arasında değil; aynı zamanda bazı Rum, Yahudi ve diğer gayrimüslim topluluklar arasında da karşılık buldu.

Bunun en önemli sebeplerinden biri, Bedrettin hareketinin dinî farklılıkların ötesinde bir ortaklık dili kurmaya çalışmasıydı.

Nitekim yaklaşık 15.000–20.000 kişilik halk hareketi Aydın ve Manisa civarında ciddi bir isyana dönüştü. Bölge kuvvetleri bu hareketi bastırmakta yetersiz kalınca Rumeli’den gönderilen yeniçeriler devreye girdi ve isyan sert biçimde bastırıldı. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal başta olmak üzere birçok kişi idam edildi.

Şeyh Bedrettin de daha sonra yakalanarak Serez’de idam edildi.

Ancak fikirleri özellikle Rumeli coğrafyasında; Selanik, Makedonya, Sırbistan ve çevresinde uzun yıllar etkisini sürdürdü. Günümüzde dahi bazı Rumeli köylerinde Bedrettin’in adı hâlâ anılmaktadır.

Öte yandan Bedrettin hareketinin Rumeli’de İslamlaşma sürecine de dolaylı etkileri olduğu söylenebilir. Çünkü onun kullandığı dil, farklı topluluklarla temas kurabilen daha kapsayıcı bir karakter taşımaktaydı.

Tasavvuf konusunda yorum yaparken zaman zaman ifrata kaçtığını düşünsem de, Şeyh Bedrettin’i yalnızca bir isyancı veya yalnızca bir din adamı olarak değerlendirmek büyük eksiklik olur.

Benim şahsî fikir dünyamda Mevlânâ veya Muhyiddin-i Arabî kadar merkezî bir yerde durmasa da, özellikle sosyal meseleler ve insan ilişkileri konusundaki bazı görüşlerinin dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Hatırladığım kadarıyla bazı görüşlerini burada paylaşmak isterim:

Paylaşımcılık “Yârin yanağından gayrı her şeyi ortak kullan.”

(Özellikle dönemin ekonomik şartları düşünüldüğünde, halk üzerinde neden bu kadar etkili olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.)

Vahdet-i Vücut “İnsanlar eskiden görünür putlara tapıyorlardı, bugünse görünmez putlara tapmaktadırlar.”

(Şeyh Bedrettin’in bazı yorumlarında Vahdet-i Vücut ile panteizm arasında geçişkenlik hissedilmektedir. Bu nedenle bazı ifadeleri dikkatli yorumlanmalıdır.)

Cennet – Cehennem “Kötü ve çirkin işlerle uğraşan insanlar Hak’tan uzaklaşmışlardır. Cehennem işte budur.”

(Bedrettin’in bazı yorumlarında metafizik meselelerin aşırı sembolleştirildiğini görmek mümkündür.)

Dinler ve Hoşgörü “Hakikat bize insanları dinlerine, dillerine ve farklılıklarına göre ayırmayı değil; birleştirmeyi buyurur.”

Zannediyorum gayrimüslim topluluklar arasında da etkili olmasının en önemli sebeplerinden biri bu yaklaşımıydı.

Bu yönüyle bakıldığında Bedrettin’in, yaşadığı çağın oldukça ilerisinde bazı sosyal fikirler geliştirdiğini söylemek mümkündür.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır:

Toplumsal hoşgörü ile dinî sınırların tamamen ortadan kaldırılması aynı şey değildir. Tarih boyunca birçok tasavvuf hareketi bu dengeyi kurmakta zorlanmıştır.

Son olarak Nazım Hikmet’in meşhur “Şeyh Bedrettin Destanı”ndan birkaç satırla bitirelim:

“Hep beraber sürebilmek toprağı, hep beraber yiyebilmek ballı inciri, yârin yanağından gayrı her yerde hep beraber…”

Sevgilerle,