← Köşe Yazıları

Edebiyat

Tomris Uyar Hakkında...

Fatih Küçüktütüncü·10 Mayıs 2015·4 dk okuma

Tomris Uyar…

Tomris Uyar…

Bazı insanlar vardır, onları anlatmaya insanın dili kolay kolay varmaz. Çünkü yalnızca bir insanı değil, bir dönemin ruhunu anlatmanız gerekir. Tomris Uyar da biraz böyle bir isim işte.

Onu düşündüğüm zaman aklıma sadece bir yazar gelmiyor; eski İstanbul geliyor… Beyoğlu geliyor, Kadıköy geliyor… Rakı masalarında uzayan şiir sohbetleri, sigara dumanının arasından yükselen yalnızlıklar, kırgın aşklar geliyor.

Naiflik geliyor…

Zarafet geliyor…

Biraz hüzün geliyor.

Ve galiba en çok da şiir geliyor.

Tomris Uyar’ın hayatında ilginç bir kader örgüsü vardır. İnsan bazen düşünüyor; Robert Kolej yıllarında genç bir kızken, bir gün Türk edebiyatının en büyük şairlerinin hayatında bu kadar derin iz bırakacağını kendisi bile tahmin edebilir miydi acaba?

Ülkü Tamer…

Cemal Süreya…

Turgut Uyar…

Edip Cansever…

Bir insanın hayatına bu kadar büyük şairin dokunması bile başlı başına sıra dışı bir şey. Ama asıl mesele şu: Tomris Uyar yalnızca onların hayatından geçen bir kadın değildi. O da kendi başına çok büyük bir edebiyatçıydı.

Bazen insanlar Tomris Uyar’ı sadece büyük aşklar üzerinden konuşuyor. Oysa çok güçlü bir öykücüydü. Borges gibi bir dehanın eserlerini Türkçeye çevirecek kadar ciddi bir entelektüeldi. Türkçesi berraktı, duygusu derindi, gözlem gücü çok kuvvetliydi.

Belki de bu yüzden insanlar ona yalnızca âşık olmadılar; ona hayran da oldular.

İlk büyük aşklarından biri Ülkü Tamer’di…

İkinci Yeni’nin en zarif, en çocuk ruhlu şairlerinden biri.

Şiirlerinde hep ince bir iyilik hissedilir Ülkü Tamer’in. Sanki dünyaya kırmadan dokunmak isteyen insanlardan biridir.

“Uçakları ne edeyim?

Gökkuşağı gönder bana.

Senin olsun süngülerin

Gül dikeni yeter bana…”

Bu dizeleri yazabilen bir insanın ruhunu az çok anlarsınız zaten.

Tomris Uyar’la yolları kesiştiğinde henüz gençtiler. Ama belli ki o yıllardan itibaren Tomris’in etrafında başka bir atmosfer oluşmaya başlamıştı.

Sonra Cemal Süreya…

Belki de Türk şiirinin en tutkulu adamı.

Cemal Süreya’nın şiirlerinde aşk hiçbir zaman sakin değildir zaten. Hep biraz yara vardır onda. Biraz arzu, biraz kırgınlık, biraz yalnızlık…

Tomris Uyar’dan sonra ise şiiri daha başka bir yere evrilir sanki.

Ülkü Tamer’in onun için söylediği şu söz boşuna değildir:

“Tanrı

Binbirinci gece şairi yarattı,

Binikinci gece Cemal’i.

Binüçüncü gece şiir okudu Tanrı,

Başa döndü sonra,

Kadını yeniden yarattı.”

Cemal Süreya’nın Tomris Uyar’a duyduğu aşk bazen insanın içine işleyen bir hüzne dönüşür şiirlerinde.

“Keşke yalnız bunun için sevseydim seni…”

Bir insan ancak bu kadar güzel pişman olabilir.

Belki de en acı tarafı şuydu: Cemal Süreya gerçekten çok sevdi. Ama bazı insanlar ne kadar severse sevsin, sevdikleri kişiyi hayatlarında tutamazlar.

Her gittiği yerden Tomris’e mektuplar yazdığı söylenir. Sonra bir öfke anında o mektupları yakıp yok ettiği…

İnsan bazen en çok sevdiği şeyi kendi elleriyle yok etmek istiyor galiba.

Ama şiir kalıyor.

“Biliyorum sana gidilen yollar kapalı

Üstelik sen de hiçbir zaman sevmedin beni…”

Bazı dizeler vardır; yalnızca okunmaz, yaşanır.

Cemal Süreya’nın şiiri biraz da budur zaten. İnsanın en kırılgan yerini bulur.

Sonra Turgut Uyar giriyor Tomris Uyar’ın hayatına.

Diğerlerinden daha sakin, daha kontrollü ama daha derin bir adam gibi duruyor hep gözümde.

Cemal Süreya ne kadar taşkın ve bohemse, Turgut Uyar o kadar içine dönük ve ağırbaşlıdır sanki. Eski bir subayın disipliniyle büyük bir şairin kırılganlığı aynı bedende birleşmiştir onda.

Ve galiba Tomris Uyar en uzun huzuru onun yanında bulmuştur.

Birbirlerini yalnızca seven değil, gerçekten anlayan iki insan gibi dururlar.

Şiir konuşan…

Susmayı bilen…

Birlikte yalnız kalabilen insanlar gibi…

Turgut Uyar’ın dizelerinde de o derin hüzün hissedilir zaten:

“Herkesin bir umudu vardır.

Bir savaşı,

Bir kaybedişi,

Bir acısı,

Bir yalnızlığı…”

Bazı insanlar şiir yazmaz aslında; yaşadığı duygular şiire dönüşür.

Turgut Uyar biraz öyle bir şairdi.

Ve tabii Edip Cansever…

Belki bu hikâyenin en mahzun tarafı.

Tomris Uyar’la hiçbir zaman büyük bir aşk yaşamadılar belki ama Edip Cansever’in ona karşı hep özel bir yakınlık duyduğu hissedilir.

Zaten Edip Cansever’in şiirlerinde başka türlü bir yalnızlık vardır.

“Unutulmuş gibiyim ben.

Ve insan bir bakıma unutulmuş gibidir.”

İnsan bu dizeleri okuyunca yalnızca şiir okumuyor; kendi iç sesini duyuyor sanki.

Cemal Süreya’nın onun ölümünden sonra söylediği şu söz de boşuna değildir zaten:

“Her şeyin fazlası zararlıdır ya,

Fazla şiirden öldü Edip Cansever.”

Ne kadar güzel, ne kadar acı bir cümle…

Bugün dönüp baktığım zaman şunu düşünüyorum bazen:

Belki de biz en çok o dönemin insanlarını özlüyoruz.

Çünkü gerçekten hissediyorlardı.

Bugün her şey çok hızlı yaşanıyor. İlişkiler hızlı başlıyor, hızlı bitiyor. İnsanlar birbirlerini tanımadan tüketiyor. Şiir bile bazen insanlara “fazla duygusal” geliyor artık.

Ama eski şiirler hâlâ yaşıyor.

Çünkü samimiyet eskimiyor.

Tomris Uyar’ın hikâyesi de biraz bunu anlatıyor zaten.

Aşkı…

Dostluğu…

Kırgınlığı…

Zekâyı…

Yalnızlığı…

Ve edebiyatı…

Ama bütün bunların ötesinde şunu unutmamak gerekir:

Tomris Uyar yalnızca büyük şairlerin ilhamı değildi.

Kendi cümleleri olan büyük bir yazardı.

Belki de onu gerçekten özel yapan şey buydu.