Sinema
Tarihin Ortanca Çocukları
David Fincher’ın filmleri insanın zihnine birer tokmak darbesi gibi iner. Seyirciyi yalnızca hikâyenin içine çekmez; onu kendi karanlığıyla da yüzleştirir. Bu yüzden Fincher sineması sadece “iyi film” değildir. Rahatsız…
David Fincher’ın filmleri insanın zihnine birer tokmak darbesi gibi iner. Seyirciyi yalnızca hikâyenin içine çekmez; onu kendi karanlığıyla da yüzleştirir. Bu yüzden Fincher sineması sadece “iyi film” değildir. Rahatsız eder, düşündürür ve insanın içindeki boşluğu görünür hâle getirir.
Özellikle gençlik yıllarında izlediğim Fight Club, bende tam olarak böyle bir etki bırakmıştı.
Filmin bir sahnesinde Tyler Durden şöyle der:
“Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Ne büyük bir savaş gördük ne de büyük bir buhran yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş; bizim buhranımız ise kendi hayatlarımız.”
Sanırım yaşadığımız çağın ruhunu bundan daha iyi anlatan çok az cümle var.
1900’lerin başında doğan kuşaklar savaş gördü. Açlık gördü. İşgal gördü. Ölüm gördü. Birinci Dünya Savaşı milyonlarca insanı toprağa gömdü; İkinci Dünya Savaşı şehirleri, toplumları ve insan psikolojisini yerle bir etti. İnsanlık yakın geçmişte büyük bedeller ödedi.
Bizler ise o büyük yıkımların ardından gelen nesilleriz.
Belki de ilk kez tarihte bu kadar geniş bir insan topluluğu, temel ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşılayabildiği hâlde bu kadar mutsuz yaşıyor.
Bugün insanlar birkaç saat içinde dünyanın öbür ucuna uçabiliyor. Eskiden yalnızca aristokratların ulaşabildiği imkânlar artık sıradanlaştı. Dolaplarımız kıyafetlerle dolu. Elimizde dünyanın bütün bilgisine ulaşabildiğimiz cihazlar var. Fakat bütün bu konforun ortasında insanın içinde büyüyen tuhaf bir boşluk hissi de var.
Çünkü modern dünya insana ihtiyaçtan fazlasını verdi; fakat anlam veremedi.
Kapitalizm yalnızca üretim sistemi değil artık; insan psikolojisini yöneten devasa bir mekanizma hâline geldi. Sürekli daha iyisini istemeyi, elindekinden utanmayı ve başkalarının hayatına özenmeyi öğretiyor.
Eskiden insanlar hayatta kalmaya çalışıyordu. Şimdi ise “daha iyi görünmeye” çalışıyor.
Sosyal medya bunun en görünür sahnesi hâline geldi. İnsanlar artık hayat yaşamaktan çok hayat sergiliyor. Herkes daha mutlu, daha güzel, daha zengin ve daha “özel” görünmeye çalışıyor. Gerçeklik ise giderek silikleşiyor.
İnsanların büyük kısmı artık kendisini olduğu gibi değil, görünmek istediği kişi gibi sunuyor.
Bunun doğal sonucu da sürekli kıyaslama hâli.
Haset insan doğasında her zaman vardı; fakat bugün teknoloji onu hiç olmadığı kadar büyüttü. İnsan zihni artık yalnızca kendi çevresiyle değil, milyonlarca insanın filtrelenmiş hayatıyla rekabet ediyor. Bu da insan ruhunda sürekli bir eksiklik hissi oluşturuyor.
Belki de çağımızın en büyük hastalığı tam olarak budur: Tatminsizlik.
Daha yeni bir telefon.
Daha lüks bir ev.
Daha pahalı bir saat.
Daha gösterişli bir hayat…
Fakat insan sürekli daha fazlasını elde ettikçe paradoksal biçimde içindeki boşluk da büyüyor. Çünkü tüketim, insanın ihtiyaçlarını değil; arzularını besliyor. Arzular ise doyuma ulaşmıyor.
Modern insanın trajedisi burada başlıyor:
Konfor arttıkça huzur artmıyor.
Üstelik bütün bunlar yaşanırken dünyanın başka yerlerinde insanlar açlıktan ölüyor. Bazı toplumlar temiz suya, ilaca, temel sağlık hizmetlerine bile ulaşamıyor. Küresel düzenin ürettiği bu büyük adaletsizlik karşısında ise modern insan çoğu zaman yalnızca birkaç saniyelik bir “üzüntü” hissedip hayatına devam ediyor.
Belki de bu yüzden çağımız insanı, görünürde rahat ama ruhsal olarak yorgun.
Çünkü insan vicdanını tamamen susturarak huzurlu yaşayabilen bir varlık değil.
Burada dinin tarih boyunca neden “kanaat”, “oruç”, “paylaşma” ve “israftan kaçınma” gibi kavramları merkeze koyduğunu daha iyi anlıyoruz. İnsanlık yüzyıllar boyunca nefsin sınırsız arzularının insanı çürütebildiğini gözlemledi.
Sorun şu ki modern dünyada dinin kendisi de çoğu zaman bu gösteri kültürünün parçası hâline geldi.
Bugün birçok insanın dine karşı mesafe koymasının nedeni yalnızca sekülerleşme değil; din adına konuşan bazı insanların lüks, güç ve gösterişle kurduğu ilişki. Mütevazılığı temsil etmesi gereken figürlerin ihtişam tutkusu, insanlarda ciddi bir güven kaybı oluşturuyor.
Oysa insan ruhunu gerçekten iyileştiren şeyin gösteriş değil sadelik olduğu çok açık.
Belki de bu yüzden modern insan her şeye sahipken bile huzursuz.
Çünkü insan ruhu yalnızca tüketerek tatmin olmuyor. İnsan bazen yavaşlamaya, sadeleşmeye, susmaya ve kendi içine dönmeye ihtiyaç duyuyor.
Bizler gerçekten tarihin ortanca çocuklarıyız.
Büyük savaşlar görmedik; ama kendi içimizde sessiz savaşlar yaşıyoruz.
Açlık çekmedik; ama doymayı da bilmiyoruz.
Kalabalıkların içinde yaşıyoruz; ama giderek yalnızlaşıyoruz.
Ve belki de çağımızın en büyük trajedisi şu:
İnsanlık tarihinde hiçbir nesil bu kadar konforlu yaşayıp bu kadar anlam krizi yaşamamıştı.
Son olarak…
“Mut” kelimesinin eski Türkçede “bir avuç arpa, buğday” anlamına geldiği söylenir.
Belki de eskiler mutluluğun büyük şeylerde değil, insanın elindekine kanaat edebilmesinde saklı olduğunu bizden daha iyi biliyordu.