← Köşe Yazıları

Tarih

Tarihin Gri Alanında: Seyyid Rıza ve Dersim

Fatih Küçüktütüncü·8 Ocak 2017·4 dk okuma

Cumhuriyet döneminin en çok tartışılan meselelerinden bir tanesi de şüphesiz Seyyid Rıza ve 1937–38 Dersim olaylarıdır.

Cumhuriyet döneminin en çok tartışılan meselelerinden bir tanesi de şüphesiz Seyyid Rıza ve 1937–38 Dersim olaylarıdır.

Özellikle son yıllarda bu konu üzerinden yapılan tartışmaların önemli bir kısmında meselelere ya tamamen devlet merkezli ya da tamamen romantize edilmiş bir bakış açısıyla yaklaşıldığını görüyoruz. Bana kalırsa bu yaklaşımın her ikisi de tarihî gerçekliği tam olarak anlamamıza engel olmaktadır. Çünkü tarihte pek çok olayda olduğu gibi Dersim meselesinde de yalnızca “iyi”ler ve “kötü”ler yoktur. Olayları anlamaya çalışırken dönemin şartlarını, devlet aklını, toplumsal yapıyı, kültürel kırılmaları ve insan psikolojisini birlikte değerlendirmek gerekir.

Bu konuya açıklık getirebilmek için biraz daha geriye, Osmanlı dönemine gitmek gerekiyor.

Osmanlı döneminde yaşanan Celâlî İsyanları sonrasında, merkezi otoriteyle problem yaşayan bazı Alevi topluluklarının ulaşılması zor ve coğrafi olarak korunaklı olan Dersim bölgesine yerleştiği bilinmektedir. Yüksek dağlarla çevrili olan bu coğrafya, zamanla yalnızca fiziksel değil kültürel anlamda da korunaklı bir alan hâline gelmiştir.

Bu nedenle Dersim’de, merkezi devlet otoritesinin Anadolu’nun diğer bölgelerine kıyasla daha sınırlı hissedildiği yarı özerk bir toplumsal düzen oluşmuştur. Bölgede aşiret yapısı son derece güçlüydü ve aşiret liderleri halk üzerinde devlet memurlarından daha etkili bir otoriteye sahipti.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Dersim’den bazı grupların Osmanlı Devleti yanında Ruslara karşı savaştığı da bilinmektedir. Ancak savaş sonrasında Anadolu’da yeni bir devlet kurulurken, Osmanlı’dan miras kalan pek çok sorun gibi Dersim meselesi de Cumhuriyet yönetiminin önüne önemli bir problem olarak gelmiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’nın temel hedeflerinden biri güçlü bir merkezi devlet yapısı kurmaktı. Özellikle aşiret düzeninin hâkim olduğu bölgelerde devlet otoritesinin tesis edilmesi amaçlanıyordu. Dersim ise coğrafi şartları, aşiret yapısı, kültürel farklılıkları ve devletle kurduğu tarihsel mesafe nedeniyle bu sürecin en zor alanlarından biri hâline geldi.

Burada önemli bir noktayı vurgulamak gerekir:

Dersim’de yaşayan insanların önemli bir kısmı fakir bir hayat sürüyordu. Bölgenin coğrafi yapısı tarım açısından sınırlı imkânlara sahipti ve hayvancılıktan elde edilen gelir de yeterli değildi. Devletin vergi talepleri bu nedenle bölgede ciddi bir huzursuzluk oluşturmuştur.

Ancak öte yandan, İstiklâl Mücadelesi’nden çıkmış Anadolu’nun pek çok fakir bölgesinin de ağır şartlara rağmen merkezi yönetime uyum sağlamaya çalıştığını görüyoruz. Bu nedenle Ankara’nın Dersim’deki direnci yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi ve idari bir mesele olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır.

Cumhuriyet’in Dersim’e gönderdiği bazı memurların ve yerel bürokratların da bölgenin sosyolojisini yeterince anlayamadığı görülmektedir. Özellikle kültürel farklılıkların dikkate alınmaması, bazı devlet görevlilerinin üstenci ve basiretsiz yaklaşımları, zaten var olan güvensizliği daha da artırmıştır.

Bu noktada etnik ve mezhepsel boyutu da görmezden gelmemek gerekir. Dersim’de yaşayan Zaza Alevilerinin önemli bir kısmı, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki merkezileşme ve kültürel dönüşüm politikalarını kendi kimliklerine yönelik bir tehdit olarak algılamıştır. Bu durum devletle toplum arasındaki mesafeyi daha da büyütmüştür.

Bunun yanında bölgede aşiretler arası gerilimlerin, adam öldürme olaylarının ve merkezi otorite dışında hareket eden silahlı grupların varlığı da devlet açısından ciddi bir güvenlik sorunu olarak görülüyordu. Ankara, Dersim’de modern devlet düzenine benzer bir asayiş yapısı kurmak isterken; Dersim’deki birçok aşiret ise bunun kendi geleneksel düzenlerini sona erdireceğini düşünüyordu.

Bu karşılıklı güvensizlik zamanla sertleşmiş ve olaylar kontrolden çıkmıştır.

1937 sürecinde yaşanan bazı saldırılar ve devlet görevlilerinin öldürülmesi Ankara tarafından doğrudan devlet otoritesine meydan okuma olarak değerlendirilmiştir. Burada Cumhuriyet yönetiminin, tıpkı Menemen Olayı sonrasında olduğu gibi, otoritesini sert biçimde tesis etmeye yöneldiğini görüyoruz.

Ancak tam da bu noktada devletin büyük hataları ortaya çıkmaktadır.

Olayların bastırılması sırasında suçlu ile suçsuzun birbirine karıştırıldığı, çok sayıda masum insanın zarar gördüğü, kadınların ve çocukların da şiddetin hedefi hâline geldiği yönündeki tarihî tanıklıklar son derece ciddidir. Aynı zamanda bazı yerel görevlilerin yetkilerini kötüye kullandığına dair iddialar da bulunmaktadır.

Dolayısıyla burada yalnızca “isyan bastırıldı” diyerek geçiştirilemeyecek ağır bir insanî trajedi olduğu açıktır.

Seyyid Rıza ise bu sürecin en dikkat çekici figürlerinden biridir.

Bir taraftan bölgedeki aşiret düzeninin güçlü liderlerinden biri olarak devlet otoritesine direnç göstermiş; diğer taraftan ise yargılama ve idam sürecindeki tartışmalar nedeniyle Cumhuriyet tarihinin en trajik karakterlerinden biri hâline gelmiştir.

Özellikle yaş meselesiyle ilgili iddialar, yargılama sürecinin hızlandırılması ve hukuki tartışmalar bugün hâlâ tarihçiler arasında konuşulmaktadır.

Seyyid Rıza’nın idam edilmeden önce söylediği rivayet edilen şu sözler ise hafızalarda yer etmiştir:

“Evlad-ı Kerbelayık, bihatayık, ayıptır, zulümdür, cinayettir.”

Bu sözler, meselenin yalnızca siyasi değil aynı zamanda derin bir psikolojik ve kültürel kırılma yarattığını göstermektedir.

Bana kalırsa bugün yapılması gereken şey, Dersim olaylarını hamasi sloganlarla ya da ideolojik reflekslerle değerlendirmek değil; dönemin bütün şartlarını soğukkanlılıkla incelemektir.

Çünkü tarih, yalnızca kahramanlar ve zalimlerden oluşmaz.

Bazen devletler korkuyla sertleşir, bazen toplumlar geçmiş travmalar nedeniyle devlete kapanır, bazen de basiretsiz yöneticiler bir ülkenin onlarca yıl taşıyacağı yaralar açabilir.

Bu nedenle Dersim meselesi de yalnızca bir “isyan” ya da yalnızca bir “katliam” başlığına sıkıştırılmadan; tarihî, sosyolojik, kültürel ve insanî boyutlarıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Aleviliğin bu toplumun en önemli kültürel zenginliklerinden biri olduğu da özellikle vurgulanmalıdır. Yüzyıllardır Anadolu’nun düşünce dünyasına, musikisine, şiirine ve irfan geleneğine büyük katkılar sunmuş olan Alevi kültürü, bu toprakların ayrılmaz bir parçasıdır.

Bugün yapılması gereken şey geçmişin acıları üzerinden yeni kamplaşmalar üretmek değil; tarihî olayları olgunlukla değerlendirip ortak hafızayı daha sağlıklı bir zemine oturtabilmektir.

Sevgilerle