← Köşe Yazıları

Deneme

Ruhsal Evrim üzerine

Fatih Küçüktütüncü·17 Mayıs 2015·7 dk okuma

(Yazıya başlamadan önce belirtmeliyim ki bu yazı akıldan çok kalbe; maddeden çok manaya; zahirden çok batına hitap eder. )

(Yazıya başlamadan önce belirtmeliyim ki bu yazı akıldan çok kalbe; maddeden çok manaya; zahirden çok batına hitap eder. )

Bu gün 4 günlük bir bayram tatili nedeniyle yine kendi köşemde inzivaya çekilmiş, insanlardan uzaklaşmış bir haldeyken kendimle, hayatımla ilgili verdiğim kararları gözden geçiriyorum.  Yaşlanma telaşının üzerimde oluşturduğu baskı, hayatın akan bir ırmak gibi yoluna devam etmesi; tüm bunlar yaşanırken bu olayları kontrol edemememin verdiği çaresizlik, insanlar, insanların içinde bulundukları ruh halleri,  toplumun dayattıkları, özentilikler derken yine uzun uzun düşüncelere daldım gittim.

Eski zamanlarda insanlar ruhlarını dinlemek, hayattan soyutlanmak için mağaralara çilehanelere çekilirlermiş. Sanki İslam toplumlarına has bir özellik gibi görünse de İslam öncesinde hatta Hristiyan toplumların da öncesinde son derece yaygın bir ihtiyaç inziva ihtiyacı.

İnsanın ruhuyla başbaşa kalması, sezgisel derinliklerinin farkına varması, olayları ve yaşantıları daha farklı çerçevelerle değerlendirebilmesi için sık sık başvurulması gereken bir eylem İnziva.

Osmanlı’da yüksek mertebeli memurlar için “tekaüd” izni denilen bir izin bulunurmuş. Bu dönemlerde isteyen memurlar belli bir dönemliğine tamamen dünyadan elini, eteğini çekip kendi köşesinde kendisiyle başbaşa kalma, inzivaya çekilme eğer arzu etmeleri durumunda tekrar görevlerine dönme gibi bir hakka sahip olabiliyorlarmış.

İnziva tıpkı Ortadoğu ve Roma toplumlarında son derece yaygın görülen bir adet iken doğu toplumlarında Budizm’in de içinde apayrı bir yere sahip bir kültür.

“Maddiyyatta terakki maneviyatta gabileşmeye sebeptir” demiş eskiler. Maddi, günlük hayat içinde ne kadar derinlere dalarsak; kendi iç dünyamızda o kadar yüzeyselleşiyoruz.

Gerçekleri algılama, hakikatleri kavrama, olayların arkasında yatan gerçekleri farkedebilme ise ruhsal  algılama kapasitesinin gelişmesiyle ilgili bir durum.

“Her şeyi maddede arayan insanların akılları gözlerine inmiştir; göz ise maneviyatta kördür”

Gazali sezgiyi hakikate ulaşabilmek için en önemli unsur olarak bahsetmiş ve tüm kitaplarında bunu insanlara anlatmaya çalışmıştır.

Beş duyu organımız ve beyinlerimiz olayların arkasında yatan gerçekleri görmekten son derece uzak, kısıtlı bir yapıya sahip. Muhyiddin-i Arabi’nin Füsüs-ül Hikemini elime alıp okumaya çalıştığımda bu büyük dehanın olayları arkasında yatan gerçekliklere getirdiği yorumu algılamak istedim. Ancak Türkçe çevirisinin yetersizliği, çeviren kişinin yetersizliği derken okuyup anlayamadan kitabı rafa kaldırdım. Umarım ilerleyen dönemlerde daha iyi bir çevirisini bulurum.

Etrafımızda yaşanan tüm olayların eski tabirle bir “zahiri” bir de “batıni” yönü ve anlamı bulunuyor.

Zahiri anlamını 5 duyu organımızla bir şekilde kavrayabiliyoruz. Ancak olayların arkasında yatan manayı anlamamız için bir de “Batini” yönlerini kavrayabilmek son derece önemli.

Eski zaman insanlarının “kalp gözü açık”, “ermiş” şeklinde niteledikleri insanlarda olayların zahiri boyutunun dışında kalan batıni boyutlarını algılayabilme kapasitesinin gelişmişliklerini görebiliyoruz.

Ruhsal yolculukların sonunda bu bakış açısını yakalayabilmenin getirdiği yetkinliğe sahip olmanın mümkün olduğunu biliyoruz. Bu gün spiritüelizme daha çok önem veren Doğu toplumlarında bu kavrayış kabiliyetini daha iyi gözlemliyoruz.

Batı toplumlarında akıl ne kadar önemliyse doğu toplumlarında ise kalp o kadar önemli.

Kalple anlamak, hissetmek ise duyguların en derinliğini içinde barındırıyor. Aşkı kelimlerle anlatamazsınız; Beş duyu organınız aşkı hissetmenize yardımcı olabilir ancak aşk akıldan ziyade kalbe ruha hitap eden bir duygudur.

Bir kişinin size olan sevgisini akıldan çok kalple hissedersiniz.  Eşyaların “zahiri” ve”batıni” boyutlarını yine tasavvufta olayların “maddi” ve “manevi” boyutlarıyla özleştirebiliriz.

Maddi boyutu eşyaların sadece niteliklerini anlatırken, mana boyutu ise içinde maddenin ötesinde yer alan anlamlarını bize gösterir.

Bu nendenle yaşadığımız evrende maddi alemin yanında bir de manevi alem bulunmaktadır.

Maddi alemi beş duyu organımızla görebilirken mana alemini sezgilerimizle, kalbimizle, derinliklerimizle görebiliriz.

Mana alemini anlamak içinse yalnızlık yani inziva bir katalizör görevi taşımaktadır.

Tüm dünyada var olan bir enerjinin dünyadaki yansımalarıyız. Ruhumuz bu enerjinin bir yansıması, aşkımız, dostluklarımız, merhamet gibi duygularımız da bu enerjinin farklı boyuttaki bileşenleri ve frekansları.

İki insanın birbirine karşı besledikleri dostluk, aşk, sevgi gibi duygular bu enerjilerin birbirine ne kadar yakın ve uyum içinde olduğunu gösterirken; düşmanlık, kin, nefret gibi duygular da bu duygulara sahip insanların birbiriyle nasıl zıt bir çatışma yaşattığını bizlere göstermektedir.

Madde alemini gerçek yaşamda 5 duyu organımızla görebilirken mana alemini kalbimizle, rüyalarımızla, spiritüel yolculuklarımızla algılayabiliriz ancak.

Biraz önce tüm dünyanın enerjiden ibaret olduğunu, asıl olanın “öz”, “ruh”, “mana” olduğundan bahsetmiştik. Proton ve elektron arasındaki çekim, yerçekimi, magnetik çekimler bunların tamamı maddi olan ile manevi olan arasındaki geçişin şifrelerini, anahtarlarını bize göstermektedir.

Einstein’ın Enerji teoremi, kuantum fiziği belki de bu çekim yasasını ilerleyen günlerde biz insanlığa daha iyi anlatabilir bir boyuta getirecektir.

Madde aleminin perdesini sıyırıp manevi alemin gözlükleriyle dünyaya baktığınızda ise bir hikmet ve her şeyin arkasında var olan gerçek nedenlerini görme imkanı buluyoruz.

İnsanın kaderi de kişinin düşünce boyutunda oluşturduğu zihinsel felsefesinin izdüşümünü oluşturmakta. Zihninde oluşturduğu düşünceler ve ruhta oluşan  duygular  birleşerek kader olarak yazılmakta ve bize sunulan kısıtlı koşullar sonucunda hayat olarak yaşantılanmakta.

Aklımızla açıklayabildiğimiz olayların tümüne fizik diyoruz. Aklımızla açıklayamayıp anlamını çözemediğimiz ancak varlığını kabul ettiğimiz olaylara da metafizik diyoruz. Newton, “Yerçekimi” teoremini oluşturmadan önce elmanın yere düşüşü bir metafizikti ancak bu gün klasik ve temel bir fizik yasası olarak ifade ediyoruz.

Maddi olayların arkasında olan enerjisel alışveriş bu gün tam anlamıyla açıklanabilmiş değil. Bu ndenle pek çoğumuz bu kavramı metafizik olarak nitelendiriyoruz. Ancak ilerleyen dönemlerde bu gerçeklik ispatlandığında mana alemine kapılar daha çok açılacak; olayları ve dinleri daha farklı bir şekilde yorumlamaya çalışacağız.

Yunus Emre “Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm” derken de asıl olan “öz” e vurgu yapmış ve öz ün bedensel fonksiyonların dışında ruhsal bir yapı olduğunu vurgulamıştır.

İşte bu nedenle ruhun varlığı hayatın temel sebebidir. Tıpkı elektrik lambalarının bir butona basılarak yanması ve etrafı aydınlatması gibi ruh da kuru ve cansız bir bedeni aydınlatmakta ona ışık vermektedir.

Diğer yandan öldüğümüzde ise ruh maddi olan ve içine hapsolan bedenden çıkarak mana alemine yolculuk yapmakta; yaşantısını farklı bir boyutta sürdürmektedir.

Zaman zaman ruhlarla sohbet eden insanlar; ruhların kişileri rüyada ziyarete gelmesi gibi hususlar da rüya vasıtasıyla zihinsel olarak maddi alemden mana alemine kısa süreli yolculuklar yapabilmemiz sonucuyla mümkün olabilmektredir.

Ruhun sürekli olduğunu belirtmiştik. Bu dünyada var olan her bir vücut sahibinin temel misyonu belki de evrim, kemalat, terakki’dir. Bu terakki maddi alanda basitte karmaşığa doğru ilerlemesi gerekli olduğu  gibi manevi anlamda da basitten karmaşığa doğru yol almaktadır.

Basit bir kayısı çekirdiği içinde barındırdığı DNA’larda nasıl ki bir ağaç olma yetkinliğini kendi bünyesinde taşır; aynen öyle de insan ruhu da içinde bulundurduğu kabiliyetler doğrultusunda ruhun gelişip terakki etmesi olasılığını kendi içinde barındırır.

Zihinsel olarak gelişmiş bir çok insanın ruhani özelliklerini geliştirmemesi ise bu insanın hayatta tek kanatlı bir gelişim gösterdiğini, gelişimde bir kanadın her zaman eksik olduğunu bize gösterir.

Ruhani ve zihinsel gelişimini olgunlukla tamamlayan bireyler Mevlana gibi Şems gibi hakikat perdelerinde ilerler ve hakikatın derin okyanusuna dalıp oralarda saklı olan hazineleri yakalayıp ulaşırlar.

Öyle zannediyorum ki düşünsel anlamda oluşturduğumuz fikirler; duygusal anlamda beslediğimiz hisler bizim kaderimizi belirlediği gibi; yapmış olduğumuz her bir davranışın; içinde bulunduğumuz her bir düşüncenin de maddi alemin yanında mana aleminde de  bir izdüşümü bir yansıması bulunur.

Örneğin kin duygusu, nefret duygusu, acımama gibi duygularını geliştiren bir insan bir zamandan sonra bu duygularını gemleyemeyerek bu duyguların fiiliyata geçmesine neden olur. Bunların manevi yansımaları da ruhun yoğun bir negatif enerjiyle yoğrulması anlamına gelir. Cehennem diye metaforlaşan yapının arkasında da sanırım böyle bir arınma, temizlenme fonksiyonu yer alıyor.

İnsanlar bu dünyada maddi ve manevi benliklerini geliştirme ve bu yönüyle Tanrısal bir enerjiyle, üst akılla muhatap olma misyonunu içlerinde taşır. Eski insanların insan-ı kamil olarak nitelendirdikleri kişilerse maddi ve manevi bilinç düzeyini ileri aşamalara getirmiş kimselerdir.

Manevi sezgi gücünün ancak ruhla, kalple anlaşılabileceğini belirtmiştik. Şehvani duyguların yoğunluğu, hiddet, kin, nefret gibi duyguların yoğunluğu ve bu duygu yoğunluğunun yaşantıya aksetmesi ise sezgi, manevi terakki özelliklerini giderek köreltir.

Bu yönüyle  dinlerin yasakladığı, “günah” olarak nitelendirdiğimiz pek çok fiilin yasak olmasının arkasında sanırım bu körelme olasılığının önüne geçme durumu söz konusu.

Ruhani olarak olgunlaşmış ve sezgisel kabiliyetlerini geliştirmiş, mana alemine kapılar açmış insanlarsa maddi dünyadan sıyrılıp mana aleminin okyanuslarına yelken açtıkça maddi dünyada yaşanan pek çok olayın arkasındaki hikmeti araştırma, yaşanan olayların arkasındaki sırlara erme vasıflarına sahip olur.

Bu boyutta insanlara ölüm de bir yok oluş değil, farklı bir boyutta devam eden bir birlikteliktir.

Mevlana ölüm için şeb-i Aruz ( Kavuşma gecesi) derken bu gerçekliğe vurgu yapıyordu sanırım.

Bu nedenle günümüzde Hedonizm çemberi içinde hayvansal güdülerimizi tatmin etmeye çalışırken insanlık olarak bizi mutlu edecek ruhani duygularımızı, sezgilerimizi doyuramadığımız için belki de bir mutsuzluk yaşıyoruz.

Bu nedenle ruhsal evrimi de ihmal etmemek gerek!