Edebiyat
Bir Medeniyetin Aynasında Ömer Hayyam
Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka… Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka. Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye: Bir şey daha var bütün yaptıklarından başka.
Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka… Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka. Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye: Bir şey daha var bütün yaptıklarından başka.
Mustafa Altıoklar’ın yönettiği İstanbul Kanatlarımın Altında filmi, Ömer Hayyam’ın bu meşhur dizeleriyle başlar. Aslında yalnızca bir filme değil, insan zihninin kadim arayışına da açılır bu sözler. Çünkü Hayyam’ın asıl meselesi; görünenin ötesine geçebilmek, ezberin ardındaki hakikati arayabilmektir.
Ömer Hayyam, İslam medeniyetinin yetiştirdiği en büyük dehalardan biridir. Bugün onu yalnızca birkaç rubaiyle hatırlamak, böylesine büyük bir zihni eksik okumaktır. O; matematikçi, astronom, filozof ve aynı zamanda hakikat arayışını şiirin imkânlarıyla dile getiren büyük bir düşünürdür.
Matematik üzerine yaptığı çalışmaların Avrupa’da yüzyıllarca incelenmiş olması tesadüf değildir. Cebir alanındaki katkıları, bilinmeyen kavramı üzerine geliştirdiği yaklaşım ve Celali Takvimi üzerindeki çalışmaları, onun yalnızca kendi çağını değil, sonraki çağları da etkilediğini gösterir.
Fakat Hayyam’ı büyük yapan yalnızca zekâsı değildir. Onu asıl büyük yapan şey, içinde yetiştiği medeniyet atmosferidir.
Çünkü büyük insanlar yalnızca bireysel kabiliyetlerle ortaya çıkmazlar. İnsan zihni de toprak gibi iklim ister. Verimli bir toprağın bir çekirdeği ağaca dönüştürmesi gibi; güçlü medeniyetler de büyük zihinleri besler, büyütür ve tarihin önüne çıkarır.
Hayyam’ın yaşadığı dönem, İslam dünyasının düşünsel açıdan en hareketli çağlarından biridir. Antik Yunan eserlerinin Arapçaya çevrildiği, felsefenin konuşulduğu, matematiğin geliştiği, İran, Türk, Arap ve Helenik kültürlerinin birbirine temas ettiği büyük bir entelektüel çağ…
Bugün birçok insan geçmişe yalnızca savaşlar ve hükümdarlar üzerinden bakıyor. Oysa medeniyetleri asıl inşa eden şey; düşünce iklimidir. Bir toplumda soru sorulabiliyorsa, insanlar yalnızca itaat etmeyip anlamaya çalışıyorsa, orada büyük zihinler yetişmeye başlar.
Ömer Hayyam da böyle bir çağın çocuğudur.
Nizamülmülk ve Hasan Sabbah’la aynı eğitim çevresinde bulunduğuna dair rivayetler tarihçiler arasında tartışmalıdır. Fakat bu anlatının sembolik tarafı dikkat çekicidir: Aynı medeniyet havzası içinden birbirinden tamamen farklı üç karakter çıkmıştır. Biri devlet aklına, biri siyasi radikalizme, biri ise zihinsel ve felsefi derinliğe yönelmiştir.
Bu bile tek başına insan zihninin ne kadar karmaşık olduğunu göstermeye yeter.
Hayyam’ın şiirlerinde insanı etkileyen şey yalnızca estetik değildir. Onun asıl gücü, sorular sormasında yatar. O, dinin özünü korkuda değil; idrakte aramıştır. Kör biçimciliğin ötesine geçmeye çalışmış, insanın Tanrı’yla ilişkisinin yalnızca ritüeller üzerinden açıklanamayacağını hissettirmiştir.
Belki de bu yüzden hâlâ canlıdır.
Çünkü her çağda insanlar değişir ama hakikat arayışı değişmez.
Hayyam’ın bazı rubailerinde görülen şarap metaforu da çoğu zaman yüzeysel biçimde okunmuştur. Oysa Doğu şiir geleneğinde şarap; kimi zaman aşkınlığı, kimi zaman hakikati, kimi zaman da insanın dünyevi kalıpları aşma arzusunu temsil eder. Hayyam’ın dili tam da burada katmanlı hâle gelir.
Kim demiş helal haram bilmez Hayyam, Ben haramı helale karıştırmam. Seninle içilen şarap helaldir, Sensiz içilen su bile haram.
Bu dizelerde yalnızca provokasyon değil, insan deneyiminin merkezine yerleştirilen “mana” düşüncesi vardır. Hayyam biçimden çok özü önemser. İnsanın iç dünyasını, dış görünüşünden daha değerli görür.
Nitekim dinî ikiyüzlülüğe yönelttiği eleştiriler de bu yüzden hâlâ günceldir:
İçin temiz olmadıktan sonra Hacı hoca olmuşsun, kaç para? Hırka, tespih, post, seccade güzel; Ama Mevla kanar mı bunlara?
Bu dizelerin yüzyıllardır unutulmamasının nedeni, yalnızca cesur olmaları değildir. İnsanlığın değişmeyen bir zaafına dokunmalarıdır: Görünüşle hakikatin birbirine karıştırılması…
Hayyam’ın asıl derdi inanç değil; samimiyetsizliktir.
Bu nedenle onu yalnızca “dine karşı” bir figür gibi okumak da eksik olur. O daha çok, düşünmeyen zihne karşıdır. Şekli özün yerine koyan anlayışa karşıdır. İnsan aklının yalnızca korkuyla yönetilmasına karşıdır.
Bugün bile onun bazı şiirleri tartışma yaratabiliyorsa, bunun sebebi aslında hâlâ aynı zihinsel meseleleri konuşuyor olmamızdır.
Aradan yaklaşık bin yıl geçti. Teknoloji değişti, şehirler büyüdü, çağ değişti… Fakat insan zihninin temel problemleri çok fazla değişmedi. Hâlâ görünüş hakikatin önüne geçebiliyor. Hâlâ düşünmek yerine sloganlar tercih edilebiliyor. Hâlâ bazı insanlar soru soran zihinlerden rahatsız olabiliyor.
Belki de bu yüzden Hayyam hâlâ yaşıyor.
Çünkü bazı insanlar kendi çağlarının içine sığmazlar.
Hayyam da onlardan biridir.
Bu yazıya İstanbul Kanatlarımın Altında filminin girişindeki sözlerle başlamıştık. Belki yine aynı ruh hâliyle bitirmek gerekir:
“Onlar dün vardılar, bugün de varlar, yarın da var olacaklar… Ancak insanlık tarihi onları dün anmadı, bugün de anmıyor, yarın da anmayacak.”