Sinema
Nuri Bilge Ceylan ve Altın Palmiye Üzerine
Uzun zamandır bu blog'da yeni şeyler paylaşmadım. Biraz "solitude", biraz düşünce sürecinde geçen 2 ay son bulmuş. Neler oldu bu süreçte? 30 Mart'ta halkın gözünde adaletin o kadar da önemli olmadığını farkettik. Kısa…
Uzun zamandır bu blog'da yeni şeyler paylaşmadım. Biraz "solitude", biraz düşünce sürecinde geçen 2 ay son bulmuş. Neler oldu bu süreçte? 30 Mart'ta halkın gözünde adaletin o kadar da önemli olmadığını farkettik. Kısa bir süre sonra da Soma'da 301 vatandaşımız hayalleriyle, umutlarıyla birlikte kömür karalarının içinde yaşamını yitirdi. Devlet erkanı(!) şehit ailelerini yerlerde tekmelediler. Nuri Bilge Ceylan Cannes film festivalinde Altın Palmıye'yi kazandı. Ödülü son bir yılda Soma'da ve Türkiye'de yaşamını yitiren gençlerimize adadı.
Ülke gündemini meşgul eden diğer mevzularda zaten yazılanların ve düşünenlerin her gün yeni bir şekilde bir şeyler yazdığını görüyoruz, yazılanların düşüncelerin önemsenmediği bir toplumda kendi ruhsal gettolarımızda bizi onura ve mutluluğa sevkeden bir başarı öyküsünü bu yazıda ele almak istedim. Cannes film festivalini konuşurken ve Nuri Bilge Ceylan'ın ödülü almasından daha çok beni düşündüren, bu gün aramızda olmayan, belki yaşasaydı en iyi erkek oyuncu ödülünü de Nuri Bilge ile alacak olan Mehmet Emin Ceylan için yazıyorum bu yazıyı .
Nuri Bilge Ceylan Türk sinemasında kendimize en yakın hissettiğimiz, bizden biri olarak her zaman bir sonraki eserini merakla takip ettiğimiz bir düşünür, sanatçı, yönetmen. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki Elektronik Mühendisliği ile başlayan kariyerinin sanata evrilmesi ile devam eden ve bu günlere kadar gelen Türk sinemasının yüz akı Nuri Bilge.
Onu önce "Koza" isimli kısa 20 dk'yı aşmayan kısa filmiyle tanıdık. 1995 yılında Konuşmaların olmadığı, ancak vermek istediği duyguyu seyirciye o anda hissettiren bir sanatçının doğum aşamalarıydı Koza.
Tabiki de 1958 yılında doğan bir değerin ilk eserini 1995 yılında yapmış olması bir sanatçının kolay yetişmediğinin, maddi ve ruhsal olgunlaşmanın oturmasının belki de 40 yıl sürdüğünü gözlemledik bu süreçte.
Koza Filminden sonra ilk filmimsi deneyim "Kasaba" ile Nuri Bilge Ceylan'ı biraz daha yakından tanıdık. Kasaba'dan yurtdışına uzanan bir yaşam hikayesinde, okuyan, büyük adam olan bir akademisyenin her şeyi geriye bırakarak yeniden kasabasına yerleşmesini anlatan bir yapımdı. Filmin ilk bölümünde geçen okul sahneleri bu güne kadar hiç bir Türk yönetmenin başaramadığı ustalıkla beyaz berdeye yansıtılmıştı. Bir anda film bizi içine çekmiş ve içinde soba yanan kasaba okullarında, kışın zor şartlarında eğitim almaya çalışan, yaşamın diğer parçalarından habersin kasaba çocukları hafızamıza nakşoldu.
Filmin ikinci sahnesinde aile bireylerinin birbirileriyle yaptığı konuşmalar, çocukluğa özlem duygusu, kökleri bu kasabada olan bir akademisyenin dünyayı kendi perspektifinde değerlendirmesi, yaşlı babanın geçmişiyle yüzleşmesi ve Mehmet Emin Ceylan...
O küçük kasabada çürüyüp mahvolmak istemeyen, büyük şehirde büyük işler yapmak isteyen Mehmet Emin Ceylan'ın içsel duygularını gözlemledik bu filmde.
Maddi yetersizliklere ve berbat bir ses montajı olmasına rağmen bu kadar sade bir konuyu derinlikle ve düşük bir bütçeyle, böyle görsel çarpıcılıkla bize sunmasıyla NBC'yi ilgiyle takip etmeye başladık.
Sonra "Mayıs Sıkıntısı" ile gördük onu. Türk sinemasının belki de en doğal yapıtlarından biri ortaya konuyordu. Filmin sahneleri yine bizi kasaba'nın ormanları arasında hissettiriyordu. Bu defa Montaj da kendine gelmişti. İlk filmdeki amarörlükler halen devam etse de film o kadar doğaldı ki, bu kadar düşük bir bütçeyle böyle bir filmn çekilmesinden dolayı Nuri Bilge Ceylan'a şapka çıkarttık. Parasal kısıtlar nedeniyle sinema aşkıyla yanan bir yönetmenin filminde kendi anne babasını ve tüm akrabalarını oynatması sinema aşkından başka neyle anlatılabilirdi ki. Ayrıca kentli sinemacı Muzaffer'in köyüne yabancılaşması, onlara biraz tepeden bakması, ruhundaki sıkıntının filmde Mayıs Sıkıntısı olarak tüm seyirciye yansımasını da işini aşkla yapan bir yönetmenin kendini gerçekleştirme serüveninin bir parçasıydı.
Çizgisini bozmadı NBC. Uzak filminde küçük burjuva aydın elitizmine en sağlam ayarlardan birini verdi, kim bilir belki de kendisi de bu evrimsel süreçlerden geçmişti. Memleketten büyük şehre gelen Mehmet Emin Ceylan doğallığı, samimiyeti, düşünceleriyle her birimizin kırsaldan gelen akrabası oluverdi. Gönlümüzde taht kurdu. Bu doğallıkla kimleri, hangi oyuncuları arkada bırakarak Altın Portakal en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanıvermişti. Evet Koza'yı bir deneyimleme olarak değerlendirirsek, Kasaba Ceylan'ın çıraklık, Mayıs Sıkıntısı Kalfalık ve Uzak filmi bir ustalık eseri olmuştu. Aynı yıl Cannes'dan bu filmle eli dönmeyen NBC ortaya koyduğu 3 filmiyle Avrupa'daki otoriterlerin de artık saygısını kazanmayı başarmıştı.
Daha sonra yine kendini tekrar eden bir kentlilik- taşralılık analizi mi izleyeceğiz derken bambaşka bir konuyla bizi yine fethetmeyi başardı NBC. İklimler'le kadın erkek ilişkilerini irdeledi, bir günde bile bir ilişki içinde yaşadığımız dört mevsimi bizlere anlattı ve yine tamamen bizden, bizi anlatan bir film oluverdi İklimler. Doğu Beyazıt, Kaş ve İstanbul'un arka planında modern zaman ilişkilerini, özlemlerini, aşklarını yıllar geçse bile unutulmayışlarını gözlemledik. İlişkilerdeki çekişmeleri, can sıkıntılarını, modern yaşamdaki ilişkileri, aldatmayı, dürüstlüğü, doğallığı gözlerimizin önüne sermişti. Ancak Mehmet Emin Ceylan artık başta bu film olmak üzere gelecek tüm filmlerde artık yoktu. Ancak bizim gönlümüzde tüm NBC filmlerinin başrolü olarak kaldı, kalmaya devam edecek. Her bir sahnesi üzerine İklimler için saatlerce yazı yazmak gerekirken o sadece bir kaç mimik hareketiyle ve tutumları yansıtışıyla dehasını ortaya koyuyordu. Ve yine Cannes başta olmak üzere pek çok yerli ve yabancı sinemadan eli boş dönmedi İklimler.
Sonra "Üç Maymun" ile insan ilişkilerindeki çıkarcılığı, ikiyüzlülüğü toplumun yüzüne vurdu NBC. Belki konu itibariyle benim en az hazzettiğim NBC filmi olmasına rağmen bu filmde de yine derinliklerle insan hayatına dokunmayı başarmıştı NBC.
Ve Bir Zamanlar Anadolu'da. Aydın ve belki de tutunamayan bir doktorun gözüyle kasaba bürokrasisini, kasaba insanının duygularını, ikiyüzlülüklerini tüm haliyle, çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seriyordu. Anadolu'da aşılan her tepenin ardından yeni bir heyecan hissine kapılıp hep benzer ve sıradan öyküler, yaşamlar, kendi içinde var olan kültürüyle dar alanda kısa paslaşmalar yapan yurdum insanını en güzel şekilde ekrana taşımayı başarmıştı. En önemli yanı olan doğallığı ve filmlerinde bu doğallığı en ufak ayrıntıya kadar kullanması onu bu günlere getirdi.
Artık filmlerinde 3 Maymun'la birlikte başlayan profesyönel oyuncuları kullanması ve oyuncu seçimlerindeki titizliği ve hassasiyeti yine Bir Zamanlar anadolu'da filminde ona sanattan alınacak keyiflerin tamamını almasını sağlamıştı.
Ve Kış Uykusu, Henüz izlemedik, belki yine gişe rekorları kırmayacak bir film olacak. Tıpkı NBC'nin tüm gilmleri gibi. Belki Derviş Zaim, Ezel Akay gibi popülist kaygılara kendisini kaptırsaydı bu günlere gelemeyecekti NBC. Çizgisinden ve duruşundan asla taviz vermedi, alçak gönüllülük ve beyfendiliğiyle gönlümüzde taht kurdu.
Bu nedenle bu hafta NBC Cannes'da Altın Palmiye'yi aldığında ödülü tıpkı kendim almış, yada ailemden biri almış kadar sevindim. Çünkü o her yönüyle bizi en doğal, en çarpık ve ikiyüzlü hallerimizle ekrana yansıtıyordu ve ülke insanını en iyi biçimde tanıyordu.
Kasaba'yı, kentliyi, kent burjuvazisini, kent aydınımsılarını, Beyoğlu'nu, Beşiktaş'ı, Kadıköy'ü ve burada yaşayan insanları anlatıyordu. Çanakkale'de, Ege'de, Kırıkkale köylerinde yaşamdan izleri bizlere sunuyordu ve her şeyden önce yaptığı işe aşıktı.
Tıpkı esinlendiği Çehov hikayeleri gibi artık NBC da dünya literatürüne ismini altın harflerle yazdırmış bir sanatçı olarak yıllar soınra bile saygıyla anılacaktır. Her ne kadar yaşadığı toplumun büyük çoğunluğu tarafından bilinmese ve izlenmese bile. Her büyük dehanın ortak özellliği değil mi bu zaten?