Sinema
Kış Uykusu üzerine
Film Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=qobN-hpwvtQ
Film Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=qobN-hpwvtQ
"Kış Uykusu" sonunda 13 Haziran 2014 itibariyle Türkiye'de gösterime girdi. Cannes Film festivalinden büyük ödülle dönmesi, karanlık günler yaşayan ülkemiz adına ayrı bir gurur kaynağı olmuştu ve pek çok sinema sever gibi ben de bu filmin gösterime girmesini heyecanla bekledim.
Filmin Türkiye'de gösterime başlamasının 2. gününde heyecanla ve büyük umutlarla sinemaya koştum ki genelde bu beklentilerle oturduğum beyaz perde karşısında hep hayal kırıklığıyla karşılaşırım. Ancak bu kez öyle olmadı. Nuri Bilge Ceylan tüm filmlerinde olduğu gibi yine beni aldı, uzaklara götürdü. 24 saattir etkisinden çıkamadığım bir atmosfere soktu.
Film üzerinde konuşmaya başlamadan önce Türk sinema severlerine tekrar bir teessüf etmeyi unutmamak gerek. Zira bir cumartesi akşamı, o müthiş kalabalık İstiklal Caddesi kenarında Taksim Maximum(AFM) ekranlarında filmi izlemeye gittiğimde salonun sadece yüzde otuzunun dolu olduğunu belirtmek gerekir. Bu konu üzerinde ayrı bir makalede uzun uzun durmakta yarar var ancak sinemanın, kültürün ve entelektüel evrimin maalesef toplumun sadece belli bir kesimi tarafından içselleştirildiğini ve maalesef yine toplumun büyük bir kesiminin bu gelişmelere kayıtsız kaldığını belirtmek gerek. Filmi izleyen seyirci profilinin büyük çoğunluğunun öğrenciler ve otuz yaş altı izleyiciler olması ise yeni kuşak adına en azından sevindirici bir analiz.
Filme gelince 4 saat sinema salonunda bulunduğum süre içinde film o kadar insanı içine çekiyor ki dikkatiniz dağılmadan her bir konuşmayı detaylı bir biçimde düşünme, her sahneyi birebir yaşama, karakterlerle empati kurarak onlarla birlikte o sahneyi yaşama fırsatı buluyorsunuz.
Tabi bu filmi bana göre diğer Nuri Bilge Ceylan filmlerinden ayıran, içinde bol miktarda konuşma ve üst derinlikli muhasebelerin yapılıyor olması. İtiraf etmeliyim ki Türk sinemasında filmin baş rol karakteri "Aydın" kadar kendime yakın hissettiğim karakter çok az çıkmıştır. Bilemiyorum bu Nuri Bilge Ceylan'ın bir başarısı mı yoksa benim kişisel görüşüm mü, ancak tüm Nuri Bilge Ceylan filmlerinde hep baş rol oyuncusu beni oynuyor, beni anlatıyor hissi hiç bir zaman zihnimi bırakmıyor. "Uzak" ve "Mayıs Sıkıntısı"nda doğduğu topraklara yabancılaşan, "iklimler" de yaşadığımız ilişkilerdeki med-cezirleri ortaya seren ve birebir yaşanmışlıklarımızın birer damıtılması vardı. Ancak "Aydın" karakteri tüm bu filmlerin yanında apayrı bir yere sahip benim hayatımda.
Filmin Kapadokya'da çekildiğini duyunca Nuri Bilge Ceylan'ın doğal güzellikleri fotografik bir şiir gibi yansıtacağını hatta bu bağlamda bir anlamda da kolaycılığa kaçacağını düşünmüştüm ki malesef yine beni yanılttı. Filmi izlerken kendinizi ağır bir Dostoyecski romanı okur gibi bir halde buluyorsunuz.
Kapadokya'da bir Anadolu burjuvası, (Aydın), entelektüel, hafif ihtiyar bir adamın kısa bir hikayesi ve duygusal tahliline şahit oluyoruz filmde. İzleyiciyi özgür bırakarak net bir yargıya ulaşmayı ve karakter yorumlamasını da yine seyirciye bırakıyor NBC.
Aydın karakteri tam da bizi anlatıyor derken filmin benim için en can alıcı sahnesi karısının Aydın'a yönelttiği o sert eleştiriler: "Evet çok iyi eğitim görmüşsün, adilsin, kendi içinde çok güçlü değerlerin var; ancak bu erdemlerinle karşıdakini boğan, küçük düşüren alaycı bir insan oluyorsun" sen.
Gerek kardeşinin, gerekse karısının gözünde Aydın'ın ayrı bir yeri var ancak onlar kafalarında yarattığı bir Aydın'ı çok severken diğer yandan Aydın'ı, Aydın olarak kabul etmeyip acımasızca yargılamaya başlıyorlar bir vakitten sonra. Tıpkı kardeşinin dediği gibi: "Biz senin tarihe geçecek çok büyük bir insan olmanı bekliyorduk, çünkü bu çizgide bir insansın; gel gör ki uğraştığın, vakit harcadığın saçma sapan şeyler yerine enerjini doğru bir noktada kullansan bu gün ülkenin en tanınmış sanatçılarından birisi olacaktın"
Oysa Aydın, kendi dünyasında,kendi düşünce ve zevk dünyasında keyif aldığı, eleştirmek istediği konuların üzerine giden, tiyatro tarihi üzerine yazılar yazan, Anadolu'daki küçük az gelişmişlikleri, zerafet eksikliklerini yerel gazetedeki köşesine taşıyan kendi halinde bir yazar, sanatçı olmayı tercih etmişlerdir ve etrafındakilerinin onu acımasızca eleştirmesini yadırgamaktadır: "Kendi zihinlerinizde Tanrılar yaratıp, sonra karşınızdaki insan bu Tanrı olabilirmiş de olamamış düşüncesiyle eleştiriyorsunuz"
Aydın böyle bir insan. Mart ayında yine Kapadokya'ya küçük bir inziva ve küçük fotoğraf çekimleri için gitmiştim. Bu dönemde Anadolu'nun bir çok yerindeki bu doğal güzelliği hissetmek, yaşamak arzusu ruhumda yükselmişti. Bu nedenle Nisan ayında sıkıldığım İstanbul'dan kendimi Anadolu topraklarında attığımda kitap ve sinema üzerine notlar kaleme almak, Anadolu'daki mütevazi yaşantılara dokunmak, küçük yerlerde küçük krallıklar sahibi olmayı istemiştim belki de.
Ancak aradan geçen zaman içinde kişilerdeki eğitim ve anlayış sıkıntısı, sanat ve zarafet noksanlığı, görmemişlik ve kültürsüzlük, şark kurnazlıkları, yüzeysel hikayeler, oputunist tavırlar aslında Anadolu'ya ne kadar yabancılaştığımı hissettirmişti bana.
İşte burada sahip olduğunuz yetkinlikleri insanlarla paylaşmak istediğinizde muhataplarınız tarafından "Tepeden bakan", "alaycı", "çok bilmiş" bir insan olarak değerlendirmeniz ise çok kolay. Bu nedenle "Aydın" karakteri bizi, yaşanmışlıklarımızı anlatıyor bir anlamda.
Hayatıma giren bir çok kadın ve yakın dostlarımla, kuzenimle, kardeşlerimle ya da annemle bu konulara girdiğimizde yine onların kafalarında yaratattığı Tanrı imajına uymadığım için zaman zaman acımasızca eleştirildiğime de belirtmeliyim.
Beni yine düşüncelere sevkeden bir diğer konuşma ise şöyle: "Aslında sen insanlardan nefret ediyorsun. İnançlı insanları bir takım şeylere körü körüne bağlandığı için sevmiyorsun, inançsız insanları idealları yok diye beğenmiyorsun; yaşlıları yeniliklere kapalı oldukları için, kabuklarını kıramadıkları için sevmiyorsun; yeni nesli ise geleneklerine bağlı olmadıkları, değerleri olmadığı için sevmiyorsun".
Sanırım yurdum entelektüelinin en iyi tasvirini yapan konuşmalardan biri olmuş bu. Daha önce fotoğrafik öğelerle süslediği sinemada büyük bir romancı edasıyla bu derin konuşmaları tüm gerçekliğiyle ekrana yansıtmak çok büyük bir deha ve ustalık işi. Zaman zaman Tarkovski'ye çok büyük bir hayranlığım olmasına rağmen sanırım NBC Tarkovski'nin de önüne geçmeyi başarmaya başladı son dönemlerde.
Evet, tüm geri kalmışlık, zerafetsizlik, görgüsüzlük içinde "Benim burada ne işim var!" sorgulamasını yapan "Aydın" filmin sonunda İstanbul'a, ait olduğu yere geri dönmeye karar verir, ancak sevdikleri, bağlandıkları onun bu topraklardan uzaklaşmasına izin vermez.
Filmin sonunda "Ben artık tıpkı burası(Kapadokya) gibi İstanbul'a da yabancılaşmışım" derken gelinen noktadaki yabancılaşmayı en kusursuz haliyle seyirciye nakletmeyi başarıyor.
Tüm bu ruhsal derinliklere dokunmak, yaşantımızdaki çarpıklıklara bir ayna tutmak isterseniz gidin ve izleyin bu filmi.
Sık sık Sheakspeare'den alıntıladığım, içselleştirdiğim bir sone var: "Vicdan, korkakların güçlüleri alt etmek için kullandıkları en keskin silahtir"
Yukarıda bahsettiğim Aydın tasvirlerinin hemen yanında dönüp dolaşıp bu cümlenin bir ispatlanması, doğrulanması üzerine kurulu belki de.
Film müziği, Halul Bilginer'in enfes oyunculuğu, Demek Akbağ'ın muhteşemliği ve NBC'nin detaycılığı ile fark yaratıyor. Oynadığı karakterden nefret etmemi sağladığı için Melisa Sözen'e de teşekkür etmem gerek tabi.
İzleyiniz, izletiniz!
Sevgilerle