← Köşe Yazıları

Tarih

Köy Enstütleri ve Dünden Bu Güne Eğitim Sorunu

Fatih Küçüktütüncü·11 Nisan 2015·9 dk okuma

Bundan yaklaşık 100 yıl önce kurulmuş, yoktan bir milletin var olmasının destanını yazmış Türkiye Cumhuriyeti bu gün 4. kuşağını yetiştiriyor.  100 yıl boyunca bu ülkede çok değişti.

Bundan yaklaşık 100 yıl önce kurulmuş, yoktan bir milletin var olmasının destanını yazmış Türkiye Cumhuriyeti bu gün 4. kuşağını yetiştiriyor.  100 yıl boyunca bu ülkede çok değişti.

Halkın yüzde doksansekizinin okuma yazmadığı bir toplumdan bahsediyoruz.

Tarımda bırakın makineli araçları, traktörün dahi kullanılmadığı günlerden,

Bırakın Anadolu'nun ıssız köylerini, büyük şehirlerde dahi elektriğin, suyun olmadığı günlerden,

Ülkenin kendi başına elektrik üreten bir santralinin, bir barajının olmadığı dönemlerden,

Eğitim verecek bir üniversirtesinin, yetişmiş doğru düzgün bir doktorun, avukatın, mühendisin bulunmadığı zamanlardan...

Yolların olmadığı, tiyatro, sinema bilumum kültürel alanların henüz inşa edilmediği günlerden..

Ülke olarak o günlerden bu günlere ulaşmış olmanın  büyük başarısıyla bu gün iftihar ediyoruz yaşanan onca sorunlara rağmen...

Bu gün kronikleşmiş, değişmesi mümkün görünmeyen toplumsal sorunların nedenlerini kısaca araştırdığımızda her zaman eğitimsizlik, kültürsüzlük olduğunu gözlemliyoruz.

Bu gün ulusal anlamda şikayetçi olduğumuz siyasal iktidarlar ve bu insanları destekleyen, bir şekilde kendilerine inandıran ve bu şekilde sempati toplayan güç merkezleri, iktidarlar var ülkemizde.

Türkiye yüzyıl içinde geldiği noktadan daha farklı bir noktada olabilir miydi? sorusu geliyor böyle zamanlarda akıllarımıza.

Bu gün vakti zamanında İngilete'nin, Fransa'nın, Amerika'nın sömürüsü altında kalan ülkelere toplumlara baktığımızda onların da en büyük sorununun yine eğitimsizlik ve cehalet olduğunu görüyoruz.

19. yy'da Osmanlı'yı ortaçağı'ın karanlıklarından alarak modern yaşama entegre eden ve bu doğrultuda yeni bir millet yaratan bir liderden söz ediyoruz. Mustafa Kemal Atatürk.

Batılı devlet adamların adını saygıyla andığı, Che Guevera'nın da öldüğünde çantasından çıkan Nutuk'un yazarı ve bu toplumun büyük atası Mustafa Kemal...

Kimi zaman iktidara ele geçirmek için bir grup insanın ismini ve ideolojisini bir çıkar malzemesi olarak kullandığı, bir grup insanın da yine karşıt argümanlarla kendisine saldırmaya çalıştığı bir lider Mustafa Kemal Atatürk.

İstiklal mücadelesi sonrasında yapılan devrimler; laik, sosyal, demokratik bir hukuk devletinin oluşması ve bu anlamda tüm medeni uluslara ve gelişmekte olan toplumlara bir ilham kaynağı olan Mustafa Kemal'den bahsediyoruz.

Mustafa Kemal'i büyük insan yapan ve o dönemde yetişen bir çok fikir insanından, askeri kurmaydan ve siyasetçiden ayrı tutan özellik nedir sorusu geliyor akıllara?

Öncelikli olarak ülkenin geçtiği en karanlık günlerde, bu karanlığı yenmek için genç yaştan itibaren vermiş olduğu mücadele.

Selanik gibi küçük bir şehirden, siyasal olarak çalkantılı Balkan topraklarından yetişerek her türlü isyanın, savaşın, acının, ölümün şahidi olmuş ve bu doğrultuda "vatan" düşüncesiyle Libya'dan, Şam'a; Makedonya'dan Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde canını ortaya koymuş bir subay Mustafa Kemal.

Ülkenin kronikleşen sorunlarına küçük yaştan itibaren çözümler üretmeye çalışan, okuyan; bilgiye ulaşma kabiliyetini öğrenci sıralarında alan, okuyan,  yazan, sorgulayan, kıyaslayan bir entelektüel.

Osmanlı'nın yıkılmasında etkin rol oynayan cehaletin teşhisini koyduktan sonra; cehaletin nedenlerini araştıran ve cehaleti ortadan kaldırmak için çözümler üreten bir lider.

Ortaçağ'da Avrupa'nın da müptela olduğu bu cehaletin ve cehaletin getirdiği birey olamama sorununun arkasında yatan ilk unsur bir grup insanın, kişilerin dogmalar ve inançlar üzerinden  aklını, ruhunu esir alması durumu belki de cehaletin başlıca nedeni

Bakınız Osmanlı'da o dönemin medreslerinde kitapları okutulan Erzurum'lu İbrahim Hakkı'nın yazmış olduğu Marifetname kitabından bazı örnekler:

meyve ağacı altında cima edenin veledi zalim olur.

cima sırasında konuşanın veledi dilsiz olur.

yorganın altına girmeyip yıldızların altında cima edenin veledi münafık olur.

başkalarının yanında cima edenin veledi hırsız olur.

ister zorla, ister rızayla yapılsın, hamamda cima edenin veledi ahmak olur.

ayın ilk gününde, on beşinde veya son gününde cima edenin veledi deli olur. ama ayın ilk günü sabaha yakın cima edenin veledi cömert olur.

öğleden evvel ve sonra cima edenin veledi şaşı olur.

ramazan bayramı gecesi cima edenin veledi anaya ve babaya ási olur.

kurban bayramı gecesi cima edenin veledi dört veya altı parmaklı olur.

şaban ayının tam ortasının gecesinde cima edenin veledi münafık olur. erle avratın bundan sakınmak için üzerlerini örtmeleri şarttır.

güneşe karşı ve ayakta cima edenin veledi altına işeyici olur.

baldızını düşünüp cima edenin veledi hünsá yani çift cinsiyetli olur.

cimada kadının cinsel organına bakan erkeğin veledi ya orta malı olur, yahut kör olur.

cimada öpüşenin veledi sağır olur, ezan okunurken cima edenin veledi yalancı olur.

yolculuğa çıkılacak günün gecesinde cima edenin veledi malını-mülkünü asilik yolunda harcayıcı olur.

karnı aç iken cima edenin veledi zayıf, tok iken cima edeninki ise şişman olur.

hasta avratla cima edenin veledi de zayıf ve hasta olur.

boşalma sırasında hatıra ne gelirse, veled öyle yaratılır. çirkin yüzler hayal edenin veledi çirkin ve ayıplı, güzelleri hatıra getirenin veledi ise güzel yüzlü olur

pazartesi gecesi cima edenin veledi álim ve sofu olur.

salı gecesi cima edenin veledi cömert ve şefkatli olur.

çarşamba gecesi cima edenin veledi katil ve kavgacı olur.

perşembe günü öğleden evvel cima edenin veledi álim olur ve şeytan o çocuktan kaçar.

cuma namazından evvel cima edenin veledi ya cennete girer yahut şehid olur. cuma gecesi cima edenin veledi ise ibadetine düşkün, içten ve samimi olur.

cumartesi gecesi cima edenin veledi şárib-i hamr (şarap içici, bugünkü anlamıyla alkolik) olur.

pazar gecesi cima edenin veledi eşkiya olup yol keser.

Bu tarz bilgilerle geri kalmış, eğitilme imkanı olmamış bir devletten bahsediyoruz.  19. yy'ın başlarında 3. Selim, 2. Mahmut gibi bazı devlet adamlarının gerilemenin teşhisinin konulması ardında önce askeriye sonrasında maliye ve eğitim alanlarında yaptıkları ıslahatlarla toplum belli noktada bir ilerleme kaydetmişti.

Ancak bunların içinde belki de en önemlisi 2. Mahmut'un Fransız ve Alman subaylardan yardım alarak açmış olduğu Harbiye okulları en azından askeriyede yetişmiş insan ihtiyacını karşılama noktasında devlet adına önemli bir gelişme oldu.

Abdülhamit'in anadolu'nun çeşitli kentlerinde açmış olduğu rüşdiye okulları (Afyon Lisesi, Konya Lisesi, Erzurum Lisesi) yine orta düzey bürokrat ihtiyacını kısmen de olsa karşılamaktaydı.

Ancak asıl önemli olan halkın eğitilmesi ve aydınlatılması ancak modern Türkiye cumhuriyeti'ne ve onun kurucuları olan aydınlık insanlara kısmet oldu.

İşte bu bölümde Türk eğitim hayatının en önemli yapı taşlarından olan ve eğer doğru bir işlev kazanabilseydi belki de bu gün çok farklı bir ülkede yaşamamıza neden olacak Köy Enstitülerine biraz değineceğiz:

Köy Enstitüleri konusunda biraz daha detaylı bilgi almak isteyenlerin Can dündar'ın Köy Enstütleri belgeselini ya da belgesel kitabını mutlaka incelemelerini ısrarla öneririm.

1935 yılında özellikle köylerdeki halkın okuma yazma bilmemesi üzerine Mustafa Kemal'in talimatıyla dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yüzel'in (Can Yüzel'in babası) önderliğinde faaliyete başlayan bir eğitim seferberliği.

Düşünün parası olmayan, imkanı olmayan bir devletin Anadolu'nun köylerinden topladığı, üzerinde giyecek elbisesi bulunmayan, cebinde harçlığı olmayan henüz 11-12 yaşındaki genç çocukları alarak onlara bir ideal, bir misyon yüklemesi ve her birini bir eğitim kahramanı haline getirmesinin öyküsü Köy Enstitüleri.

Anadolu insanının cumhuriyetin ilk dönemlerindeki psikolojisini  anlamak için Yakup Kadri'nin başta Yaban olmak üzere pek çok romanını ciddiyetle incelemek gerekir.

Netekim yemek yeme adabı, temizlik adabı, sanat anlayışı olmayan bu insanlara aydınlık bir kıvılcım olacak bir proje Köy Enstitüleri.

"Karanlığa küfretmektense küçük de olsa bir mum da sen yak" sözünde olduğu gibi bu okullardan mezun olan gençlerin gittikleri köylerde bir mum olduğunu görmekse ayrı bir mutluluk bizler için.

O ruhu, o dönemdeki idealist insanların psikolojisini daha iyi anlamak için bu enstitülerin nasıl kurulduğuna dikkat etmek lazım:

Zira Köy Enstitülerinin inşaatında yeri gelince amele olarak çalışan, yeri gelince eğitim gören, eğitimin içeriğinde sanat, kültür, edebiyat barındıran kurumlar Köy Ensitüleri.

Her şeyden önce de orada yetişen her bir gence bir eğitim neferi olduğunun bilincini zihinlerine yerleştiren birer Cumhuriyet bekçileri yetiştirme misyonunda olan bir kurum Köy Enstitüleri.

Bu nedenle Köy Enstitüleri kurulumundan 4-5 gibi kısa bir süre içinde sayısını 15'e kadar çıkarmış ve anadolu'nun çeşitli yörelerinde pek çok gence eğitim imkanı sunmuştur.

İleri görüşlülüğe bakınız ki bu okullarda eğitim alan kızlar ve erkekler bu gün bile düşünmesi imkansız olan bir şekilde kız- erkek aynı yurtlarda, odalarda kalmışlar; sorunsuz bir biçimde insan olmanın gerektirdiği aydınlıkta eğitimlerini tamamlamışlardır.

Bu ensitütülerden yetişen her gencin temel motivasyonu eğitim için döndükleri köylerinde küçük birer Mustafa Kemal olarak halkı hem sanat alanında, hem gündelik işlerinde hem de eğitimde belli bir şekilde eğitmek olmuştur.

Ancak küçük gençlerin eğitimden aldığı hız ve ışıkla döndükleri köylerinde her zamanki zorluklar onları beklemektedir. Cumhuriyet dönemlerinde eğitim için bir kasabaya tayin olan öğretmenin dramatik hikayesini konu alan Halide Edip'in unutulmaz romanı "Vurun Kahpeye" romanında olduğu gibi bu gençler köylerine döndüklerinde henüz 17-18 yaşlarında olmasına rağmen ciddi bir dirençle karşılaşmışlardır.

Eğitim alan kızlar köylerine döndüklerinde kadınlara el işi sanatlar, temizlik gibi kavramları öğretirken köylü halk bu kızların gittikleri okullarda namussuz, ahlaksız insanlara dönüştüğünün iftirasını yaymaya başlamıştır.

Bu nedenle kız çocuklarına okutursan kızın orospu olur; erkek çocukları için de okutursanız çocuğunuz dinsiz, anarşist olur şeklinde bir iftira halkın arasında dolaşmaya başlamıştı.

Özellikle büyük toprak ağaları halkın bilinçlenmesiyle birlikte köylü tebanın kendisine isyan edeceği, eski gücünü kaybedeceği kaygısıyla muhalafetin başını çekmeye başlamıştı. Kemal Sunal ve Şener Şen'in pek çok filminde görebileceğimiz köy ağaları o dönemde Ege'den, İç anadolu'ya; Karadeniz'den Doğu anadolu'ya hemen hemen tüm köylerde varlığını sürdürmekteydi.

Özellikle toprağın işletim hakkının halka ait olma düşüncesi bu köy ağaları için en büyük riski teşkil etmekteydi ve yapılan kulisler, atılan iftiralar sonrasında 1945 yılında Köy Enstitüleri kapatıldı.

Bu kurumların kapatılması gündeme geldiğinde bu kurumların arkasında duramayan İsmet İnönü, her ne kadar önemli bir siyasi lider olmasına rağmen yaptığı bu basiretsizlikle belki de Türkiye toplumunun geleceğini ne kadar değiştirdiğini muhtemelen o dönemde farkedememişti.

Sonrasında eğitimsiz köylü toplulukların kente göç hikayesi, varoşların oluşması, arabesk kültürün yaygınlaşması ve bu gün ortaya çıkan eğitimsiz seçmen kitlesini yaratan anne -babaların oluşmasında en büyük etken olmuştu belki de Köy Enstitülerinin kapatılması.

Cumhuriyet Devrimlerinin yapıldıktan sonra sadece belli bir zümrede hissedilir olmaması, ideal toplum bilincinin halkın tüm kesimlerine yerleştirilmesi, devrimlerin toplum içinde evrilmesinin ancak bu şekilde olabileceği gerçeği belki de yadsınmıştı.

Sonrasında Köy Enstitülerinin yerini alan Anadolu Liseleri, İmam-Hatip liseleri ve insanların dini inançlarının yine belli kesimler tarafından maddi ya da manevi güç elde etmek amacıyla kullanılması bizi yine kültürel anlamda Cumhuriyet'in kurulduğu ilk yıllara götürdü malesef...

Bu gün de yine hakkını arayan eğitimli insanların ahlaksızlık, çadırlarda seks yapıyorlar iftiralarıyla itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı; aydınlık beyinlerin dinsiz, anarşist gibi yaftalamalarla karalanmaya çalışıldığı günlerden geçiyoruz.

Daha da üzücüsü cumhuriyeti cumhuriyet yapan toplumsal ideallerin giderek silinmeye, yok olmaya başlaması. Okullarda andımız okutulması ya da Cumhuriyet bayramlarında yapılan resmi törenler Cumhuriyet insanını ve gençliğinin heyecanını hem toplum içinde yaşanmasını ve canlı kalmasını hem de tüm dünyaya bir mesaj niteliğinde yaşatılıyordu.

Türkan Saylan gibi Çağdaş Yaşamı Destekleyen büyük kadınların itibarsızlaştırma çabaları, ilerleyen yaşlarda çektiği acılara değinmek için belki başka bir yazıyı seçmek lazım.

Ancak bu gün Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde öğretmenlik yapan insanlara baktığımda eğitim neferi olma şuurundan uzak, belli cemaatlerin ya da siyasi iktidarların maşası olmuş genç, gelecek vadetmeyen sönük kişiler görüyorum.

Bu kadar güzel hülyalarla başlayan bir Cumhuriyet bu günleri yaşamamalıydı belki de.

Zira Köy Enstitülerinin kaldırılmasıyla oluşan ideal boşluğunu İmam-Hatip'ler ve cemaatler almış sonrasında ise bu gün yaşamakta olduğumuz sorunlar yaşanmaya başlamıştır.

Ekonomik olarak gelişmekte olan bir toplum olabiliriz her türlü gündelik krize rağmen ancak malesef kültürel olarak giderek yozlaşmaktayız. Bu sorunun çözümü ise eğitimden önce toplumu toplum yapan ve bir arada tutan bir ideal birlikteliği sağlamakla mümkündür.

İdeal birlikteliği sağlamak fikri Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde de üzerinde çokça düşünülmüş ve kafa yorulmuş kavramlardan bir tanesidir. Bu ideal birlikteliği nasıl sağlanır konusu ise bir sonraki yazıda detaylı olarak ele almaya çalışacağım.