Toplum
Kolejli gençler neden mutsuz?
Bu günlerde kiminle konuşsam sık sık hayatlarındaki pek çok rutinden şikayet ediyor, mutlu olamadıklarından konuyu açıyorlar. Bir kısmı özel sektörde güzel bir pozisyonda çalışıyor, bir kısmı öğrenci, bir kısmı kendi…
Bu günlerde kiminle konuşsam sık sık hayatlarındaki pek çok rutinden şikayet ediyor, mutlu olamadıklarından konuyu açıyorlar. Bir kısmı özel sektörde güzel bir pozisyonda çalışıyor, bir kısmı öğrenci, bir kısmı kendi özel şirketini işletiyor. Her ne kadar anketlerde Türkiyehalkının halinden memnun olduğu, geleceğe umutla baktığı sonuçları sıksa da en azından benim çevremde ciddi bir “mutsuzluk” göze çarpıyor.
Konuyla ilgili konuştuğum arkadaşlarımdan önemli bir kısmı “Saint- Joseph, Saint –Micheal”, “Robert”, “Galatasaray” gibi nitelikli okullardan mezunlar. Hayata pek çok insana göre bir kaç adım önden başlıyorlar. Pek çoğu Türkiye’nin önemli üniversitelerini bitirmiş ve cv’lerini gönderdiklerinde şirketlerden genelde olumlu dönüş alıyorlar. Bu insanların bir kısmı İstanbul’un lüks semtlerinde, “site” lerde yaşıyor, bir kısmı haftasonunda zamanının büyük kısmını “Cadde” de alışveriş yaparak geçiriyor, bir kısmı “Cihangir”de bekar hayatı yaşıyor.
Maddi olarak kaygılanması en az gereken bu insanların genelde mutsuz ve düşük enerjili bir şekilde dolaşması, üzerinde durulması gereken önemli bir konu kanaatimce. Peki bu mutsuzluk hali giderilebilir mi, yoksa bu hal bu insanların üzerinde bir kader haline gelip, bu insanlar mutsuzluklarıyla yaşamaya alışacaklar mı?
Daha önce “metropol insanları” adlı makalemde insanların “hızlı” yaşam içerisinde giderek yalnızlaştığına; maddi başarıların ve eğlencelerin ise insanları tatmin etmeyip iç huzursuzluğa ittiğini bahsetmiştim. Bu yazıda “metropol insanları” içinde, diğerlerine göre sosya-kültürel açıdan daha avantajlı insanların mutsuzluğunu irdelemeye çalışacağım.
Küçüklüğünden beri “frankofon” bir kültürün içerisinde yetişmiş, hayatından en az 3-4 defa yurtdışında farklı yerlerde tatil yapmış, kültürel açıdan da toplumun çok önüne geçmiş bu arkadaşların temel sorunlarından birisi halen “kimlik krizi” yaşıyor olmaları. Zira her gün Kurt Cobain, Chopin dinleyen; Oscar Wilde, Schopenhaurre okuyan bu insanlar eğitildikleri süre içerisinde edindikleri kültür ve zihinlerinde oluşturdukları ideal yaşamla toplumun gerçekleri arasında büyük bir uçurum meydana geliyor. Zira bu gençler, iş yaşantısına başlayıp toplumun farklı kesimleriyle irtibata geçtiklerinde kendilerinin diğer insanlara göre sosyo-kültürel farklılıklarını çok kısa sürede kanıtlıyorlar ve sonrasında yalnızlık ve mutsuzluk hissi birbiri arkasına geliyor.
Bu arkadaşlar sevgili ve eş seçiminde de malesef talihsiz. Karşılaştıkları erkekleri yada kızları “modern” görüntüsü ve kendileriyle eşdeğer gördükleri sosyo-kültürel durumlarına göre seviyorlar. Ancak kısa bir süre geçtiğinde karşıdaki sevgilide görülen feodal özellikler, onları hayal kırıklığına uğratıyor. O kişilerin arayışı bir “Brad Pitt”ken karşılaştıkları erkek bir anda “Kadir İnanır” ruhu taşıyabiliyor çoğu zaman.
Bir diğer konu toplumun her kesiminin kendileri gibi olması gerektiğine inanan bu arkadaşlarım büyük bir halk çoğunluğunun kendileriyle zıt siyasi görüşlerde olduğunu görünce umutsuzluğa sürükleniyorlar, geleceğe karamsar gözlerle bakıyorlar. Bu arada sahada siyaset yapan insanları da kızgınlık ve öfkeyle bazen de gıpta ve heysanla tribünden seyrediyorlar.
Hayatın pek çok aşamasında bu mutsuzluklarla mücadele eden dostlarım bir “arayış” içerisine giriyor zamanla. Yakın zamanda 33 yaşında olmasına rağmen güzel bir kariyeri bırakıp İngiltere’ye master yapmaya giden arkadaşımın istediği farklı bir “şey”lerdi.
30 yaşındayken ailesinden kalan reklam şirketini bir yana itip Güney Amerika’ya 1 yıllık maceraya atılan dostumun bu kararının arkasında da yine aynı gerekçe bulunuyordu.
Bir kısmı tüm iş yaşantısını bırakıp, kitap yazmaya başlıyor; bir kısmı en iyi fotoğraf makineleriyle, “farklı” bir “anı” yakalamaya çalışıyor.
Bir kısmı gönüllü olarak bir sivil toplumda çalışmaya başlıyor, bir kısmı ise hayatında daha önce asla yolları kesişmemesine rağmen “cemaat toplantıları”na gitmeye başlıyor.
Bir kısmı çocuklarını alıp Amerika’ya yerleşme planları yapıyor; bir kısmı da Ege’de bir sahil kasabasını hayal ediyor.
Markow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi teoremi insanların temel ihtiyaçlarını dörde ayırıyor:
Beslenme İhtiyacı Barınma İhtiyacı Bir gruba “aidiyet” ihtiyacı Kendini gerçekleştirme ihtiyacı
İlk iki ihtiyacı doğuştan elde etmiş bu insanlar, edindikleri kültür ve birikimle “aidiyet” krizi yaşıyor çoğu zaman. Pek çoğu Türkiye geneline bakıp bu ülkeye nasıl “ait” olabileceği düşünüyor, bir kısmı ise bir türlü kendini gerçekleştiremeyeceği endişesi ve tedirginliği içindeler.
Aidiyet karmaşası içinde “kompartisayla” başlayan düğünler “çiftetelliyle” bitiyor; cenazelerde de Chopin ve mevlit ikilemi içerisine giriliyor aynı şekilde.
Bu insanlar bu tarz sorunlarla çarpışırken, halkın içinden hatta onlara göre varoşlardan gelen insanlar da Türkiye’de pek çok koltuğu, pek çok başarıyı elde ediyor. Başbakan’ın “Kasımpaşa”dan çıkması; bürokrasi ve devlet kurumlarında aynı sosyo-kültürel oluşumun ”kadrolaşma” ve mevki işgalleri bu insanların kızgınlığını daha da artırıyor tabi. Böylelikle giderek bu topluma daha da “yabancı” hissediyorlar kendilerini.
Bu arada bu arkadaşlarımdan sıklıkla duyduğum meşhur bir Orhan Veli şiiri var, en son bir dostum Fransa’ya yerleşmeden önce facebook iletisi olarak paylaşmıştı bu şiiri:
Handan, hamamdan geçtik, Gün ışığındaki hissemize razıydık; Saadetinden geçtik, Ümidine razıydık; Hiçbirini bulamadık;
Kendimize hüzünler icadettik, Avunamadık; Yoksa biz… Biz bu dünyadan değil miydik?