Sinema
Kaybedenler Klübü
Popüler olan her bir yeni oluşuma karşı ayrı bir “antipati” oluşuyor bende. “Kaybedenler Klübü diye bir film çıktı” demişti 2 yıl önce bir arkadaşım. Televizyonda fragmanları söyleşileri dolaşıyordu filmin, dergilerde…
Popüler olan her bir yeni oluşuma karşı ayrı bir “antipati” oluşuyor bende. “Kaybedenler Klübü diye bir film çıktı” demişti 2 yıl önce bir arkadaşım. Televizyonda fragmanları söyleşileri dolaşıyordu filmin, dergilerde röportajlar sayfa boyu. Etrafımda kimi görsem “Abi bu filmi kesinlikle izlemelisin” diye başlıyordu lafa ne zaman sinemadan konu açılsa. Sinemaya gitmedim, filmi ısrarla boykot ettim, dergilerde ve internette ne zaman “Kaybedenler Klübü” ile ilgili bir şeyler çıksa karşıma ısrarla kaçtım bu haberlerden…
Yaşantısını Kurt Cobain’e,Jim Morrison’a, Janis Joplin’e, Jimi Hendrix’e ve en son kaybettiğimiz Amy Winehouse’a adamış bir insana hangi kişinin “kaybetmişlik” hikayesi daha derin gelebilir ki! Diye düşündüm içimden sürekli…
Belki de hayatında “kaybetmişlikten” eser olmayan insaların, güçsüz ve zayıf tavırlarının “agitasyon” olarak dışa yansıması olarak gördüm arkadaş ortamlarında, ve bu muhabbetin oturduğum bar masalarında sıkça tekrar etmesini hep küçümseyerek değerlendirdim…
Ve içsel yaşantımda kaybetmişliklerimle özmuhasebe yaptığım, hayatı biraz fazlaca sorguladığım bu günlerde izleme ihtiyacı hissettim bu filmi. Artık etrafımda “Kaybedenler Klübü”nden bahseden kimse kalmadığında yani… Artık filmin bir “popüler kültür” olmaktan uzaklaştığında yani…
İzledim, ertesi gün tekrar izledim, sonraki gün tekrar…
Özellikle “bazen” diye başlayan sahneye kilitlendim ve bu sahneyi en az otuz defa daha izledim…
Hani o Mete’nin Öfff... “eski sevgilimi hatırladım ya...” diye başlayan repliğini izledim işte…
Kaan’ın “Hangisini ?” sorusu üzerine “Ya işte onu hatırlayamadım” diye cevap verdiği sahne var ya hani…
Sanırım filmi film yapan işte o efsane sahneydi… Filmi film yapan sahne dyorum çünkü filmin ismi “Kaybedenler Klübü”… Belki de kaybeden pek çok insanın kaybetmiş olma nedenlerinin açıklandığı o sahneyi…
Sahnenin can alıcı repliğini hiç değiştirmeden burada paylaşmak istiyorum:
Hiç birisinin sana sahip olduğunu düşündüğün oluyor mu, ya da bir şeyin?
- Evet, evet farkettim bunu. Her farkettiğimde de gitmek istedim. Bazı insanlar aile kurmaya önem verirler, yani buna değer verirler. Bazıları ise başka birtakım şeylere, değer verirler. Bunlara değer verirken niye değer verdiğini düşünmez birey, toplumun içinde erimiş olan birey. Hem toplum koleje girmeyi değer olarak sunduğu için artık o kişiliğini yok sayma halidir; koleje girmek için yarışır, üniversiteye girmek için yarışır, iyi bir işe girmek için yarışır, güzel bir kadınla evlenmek için yarışır, devamlı bir yarış ve kazanma zorunluluğu.
- Aslında kazanmak nedir ki? En büyük zaferi kazandığında bir Antonius olduğunu düşün, Paris'e geldiğini ve o takın altında olduğunu ve bütün insanların senin altında olduğunu düşün ve gücün en üstünde olduğunu... Yalnız kaldığın o anda, "ne oldu be, şimdi ne olacak?" diyorsan kaybedensin sen. Kaybetmişsin. Yani o anda en büyük zaferin içinde kaybetmişsin.
“En büyük zaferin içinde kaybetmişsin” cümlesi aldı sonra beni uzaklara götürdü…
Amy’e götürdü, Kurt Cobain’e götürdü, Jim Morrison’a götürdü, Janis Japlin’e götürdü…
Henüz 27 yaşlarına geldiklerinde şan, şöhret, cinsellik, para adına elde edilebilecek tüm değerlere sahip olan isimli kahramanlara…
“En büyük zaferin içinde kaybetmek”… Yani yalnız kaldığın o anda, “ne oldu be, şimdi ne olacak?” dediğimiz an…
Bundan dolayı olsa gerek Oscar Wilde “Dünyada yalnız iki trajedi vardır, birisi istediğini elde edememek, diğeri ise istediğini elde etmektir” demişti…
Kimbilir belki de 4. Murat da bir kaybedendi:
Hani Bağdat’ı fethettiği gün “Acaba Bağdat’ı fethetmek isteği Bağdat’ın kendisinden daha mı güzeldi ne?” sorusunu sorduğu gün…
Ya da Mustafa Kemal’in elde edilen zaferler sonrası tarifsiz kederler içinde, (evet tarifsiz kederler içinde) günde 3 paket sigara, 5 fincan kahve ve en az bir yetmişliği devirmesi başka türlü nasıl açıklanabilir ki?
Ya da onca işkence, zorluk, hapis gibi sıkıntılardan sonra Mısır’a hükümdar olan Yusuf’un ellerini açıp Tanrı’ya “Artık ölmek zamanı gelmedi mi?” sorusunu yöneltmesinin arkasında yatan sır neydi acaba?
Amy’nin, Kurt’ün, Jim’in, Janis’in tarifsiz kederler içinde intiharı seçmesini neyle açıklayabiliriz peki?
Ünlülerin hayatını bir şekilde anlayabiliyoruz, en azından peki ya “İsimsiz Kahramanlar”ın yaşadığı trajediler…
Cihangir’de yalnız yaşayan Devrim’in hayatını, Kadıköy’de her gece içen “Deniz” in acılarını, yada Beşiktaş’ta unutmak için uyuşmayı seçen ve bunun için sık sık Extasy alan “Ezgi”nin dramını biliyor muyuz?
Bir dostum neden Tanrı’ya inanıyorsun demişti bir defasında…
Cevabım çok basitti aslında: “Din insanların afyonudur ve bizim bu afyon’a ihtiyacımız var”
Bir gece çok içtiğimde söylemiştim bu sözü de: “İnsanlar sarhoştur ve içince ayılırlar”
Paulo Coelho “Kazanan Yalnızdır” romanında kazanan bir gerçek kaybedeni kağıda döküyordu belki de aslında…
Sonra etrafımdaki dostlarımı gözümden geçirdim… Hani fiyakalı şirketlerin beyaz yakalı çalışanlarını, hayatı ev, araba almak ve evlenmek için geçiren metropol insanlarını, babasından kalan serveti giderek tüketen mirasyediyi, her gece istemsizce standart sevişen mühendis karı-kocayı geçirdim aklımdan…
Çocukluğundan beri tanırım, günde yedi-sekiz saatini test çözmekle geçirdiğini övünerek anlatan doktor arkadaşım geçenlerde beni aradı ve “peki ya şimdi?” diye soruyordu bana…
Artık istediği branşta bir uzman olmuş, bir sevgili bulmuş, bir de araba almıştı… Ama “Ee peki ya şimdi?” diye soruyordu bana…
Ataşehir’de oturduğum sitedeki bekar mühendisin derdi de aynıydı: “Çocukluğundan beri gıpta ettiği hayatı elde etmiş (kadın, statü, para) ve bana aynı soruyu soruyordu” “Peki ya şimdi?”
Evlendiği ilk günü anlatan bir arkadaşım, (kız) düğünden sonra kendisine şu soruyu sorduğunu söyledi bana: “Peki ya şimdi?”
Kurduğu şirketi belli bir noktaya getiren değerli bir abimin de durmadan içmesinin arkasında yatan şey aynıydı belki: “Peki ya şimdi?”
Örnekler o kadar çoğaltılabilir ki hem isimsiz hem de isimli kahramanlardan aklıma gelen ilk üç-beş tanesini sıraladım işte…
Sonra aslında 21 yüzyıl insanının bir kaderi olduğunu gördüm “kaybetmenin”…
Ya da geçici mutlulukların ve yapılan işlerin “Niçin” ini sorgulamayan bir yaşam sürmek…
Belki de bu yüzden sorgulamayan insanların daha mutlu olduğunu gözlemliyorum etrafımda… Belki de bu yüzden yapılan anketlerde Türk halkının yüzde sekseninin yaşamda mutlu olduğu belirtiliyor…
Belki de asıl mesele sorgulamamaktı… Belki de kaybetmenin başlangıcıydı sorgulamak…
Belki de bu yüzden üstadımız Orhan Veli şiirinde şöyle diyor:
Neden liman diyince
Hatırıma direkler gelir
Ve açık deniz diyince yelken?
Mart diyince kedi,
Hak diyince işçi
Ve neden ihtiyar değirmenci
Allaha inanır düşünmeden?
Ve rüzgârlı havalarda
Yağmur eğri yağar?
Kaybedenler klübünün üzerine bir şeyler yazmak istemiştim başlangıçta, konu biraz uzadı belki ama son birkaç şey daha eklemek istiyorum film hakkında…
Aidiyet ve bağımlılık korkusu olan biz metropol insanlarının beynine saplanan o dehşetli repliği yazmak istiyorum buraya:
Kaan’ın “standart olan her şey sıkıcıdır” cümlesinin üzerine sevgilisinin “standarda bağlamayan hiçbir şey kalıcı olamaz ki” diye yanıt vermesi…
Her zaman farklılık, her zaman bir başka dünyanın arayışı…
Hani Derya Köroğlu diyor ya:
“Başka türlü birşey benim istediğim Ne ağaca benzer ne de buluta Burası gibi değil gideceğim memleket Denizi ayrı deniz Havası ayrı hava
Nerde gördüklerim nerde o beklediğim Rengi başka tadı başka Bir başka yolculuk dalından düşmek yere Yaşadığımdan uzun Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere Ağacın yüksekliğince,dalın yüksekliğince rüzgarda Ve bir yeni ömür vardığın çimen yeşilliğince
Bu kadar samimi itiraflardan sonra tüm kaybedenler için Orhan Veli’nin “Giderayak” şiiriyle bitireyim...
Hadan, hamamdan geçtik,
Gün ışığındaki hissemize razıydık;
Saadetinden geçtik,
Ümidine razıydık;
Hiçbirini bulamadık;
Kendimize hüzünler icadettik,
Avunamadık;
Yoksa biz...
Bu dünyadan değil miydik?