← Köşe Yazıları

Toplum

Ilımlı Sol - Ilımlı İslam

Fatih Küçüktütüncü·9 Mayıs 2012·8 dk okuma

Türkiye’de 60’lı yıllardan itibaren kuvvetle yükselen sol hareket, adaleti, ezilenin yanında olmayı, sosyal bir gelir eşitliğini savunuyordu. Bu grupta kendini “sosyal demokrat” olarak niteleyenler de vardı, “Maoist”…

Türkiye’de 60’lı yıllardan itibaren kuvvetle yükselen sol hareket, adaleti, ezilenin yanında olmayı, sosyal bir gelir eşitliğini savunuyordu. Bu grupta kendini “sosyal demokrat” olarak niteleyenler de vardı, “Maoist” olarak nitelendirenler de; “Leninist” olarak nitelendirenler de… İsimler ve yönetemler farklı olsa da hepsinin ideali daha eşitlikçi bir toplum ve devler oluşturmaktı.  Bu idealler iki kutuplu dünyada Türkiye’nin rotasını belirlemek için kullanıldı. Amerika sola olan yaklaşımı engellemek için sağcı-muhafazakar gençleri kullandı. Bunu kapitalizmin kirli bir oyunu olarak görmek yanlış olmasa gerek. Yükselen “sol” hareketin, “paylaşımcı dünya idealinin” Türkiye’de öğrenci ve işçi kesimlerini etki altına almaya başlamasıyla bu oluşum kontrol altına alınması gerekiyordu. “Tek yol Devrim” diyen gençlerin hem  enerjisinin alınması hem de kontrol altına alınabilmesi için dizayn edilen bir politikanın sonucu olarak Türkiye’de ilk “ılımlı solculuk” gündeme geldi. Bunu dillendiren ilk isim CHP içinde aktif siyaset yapan Bülent Ecevit oldu. “Ilımlı Solculuk” ifadesini muhtemelen daha önce çok fazla duymamışsınızdır, zira literatürde her zaman “sosyal demokrasi” olarak geçerek bu terim.  Bülent Ecevit’in başını çektiği genç solcular İsmet İnönü’nün de onayıyla Türkiye’de “sosyal demokrasi” kavramını literatüre sokmuş oldu. Böylelikle CHP de “Kemalist”, “jakoben” bir politikadan yüzünü “sol” bir politikaya çevirmiş oldu. Sonrasında Ecevit önce elde ettiği güçle yılların yaşlı kurdu “İsmet İnönü’yü” parti dışına itti; hemen sonrasında yapılan seçimlerde de %45 gibi yüksek bir oyla iktidara geldi. 70’li yıllar “ortanın solu”, “beyaz güvercin” gibi ifadeleri iyi hatırlar. Bülent Ecevit, böylelikle yükselen harekette hem solcuların enerjisini almış oldu, hem de kapitalizmle barışık “ılımlı solculuk”u  Türkiye’ye yerleştirmeye çalıştı. İşçi partisinde siyaset yapmaya çalışan Can Yücel, Çetin Altan, Oktay Ekşi gibi isimlerde de oyları CHP’ye kaptırdı.

İki kutuplu dünyanın doğusunda Sovyetler Birliği, batısında Amerika’nın şiddetli rüzgar estirdiği bir dünyada Türkiye’nin rotası Amerika’dan yana oldu. Tabi bu dönemde 12 Mart muhtırasını ordu içinde milliyetçi subayların solculara karşı yaptığı bir darbe olarak görebiliriz. Gerek 12 Mart, gerekse 12 Eylül Türkiye siyasetinden “sol” kadroların, “sol” hareketlerin tasfiye hareketi olarak görebiliriz.

Bu dönemde Amerika’nın sola karşı kullandığı iki silah bulunuyordu. Biri yükselen halk hareketine karşı çıkartılan karşı bir İslamcı-Milliyetçi halk hareketi. Türkiye’de aynı aileden gelen bir genç Karl Marx, Nazım Hikmet okurken; diğer genç “Necip Fazıl”, “Mehmet Akif” okuyordu.  Çok acıdır ki sosyal adalet anlayışı İslam’ın da özünde olmasına rağmen “adalet” ve “eşitlik” diyen gençlerin karşısına “Din, din, din Dinsizler; Allah’sız komünistler” şeklinde bir linç faaliyeti başlamış oldu. İslamın yine özünde milliyetçilik olmaması gerekirken, hümanizmin evrensel değerlerinde tüm dünya için özgürlük diyen gençlerin karşısına “milliyetçi”, “akıncı” gençler çıkarıldı. Emperyalizmle mücadele aslında bu ulusun o dönemde 50 yıl önce başlattığı bir devrim hareketinin temelini oluştururken “emperyalizmle mücadele eden gençlerin ”72”De idam kararını “Elhamdülillah Müslümanız” diyen Demokrat Partinin devamı niteliğinde olan adalet Partisinin o dönemdeki lideri hep Başbakan Süleyman mecliste onaylaması için mücadele etmişti. Hatta oylama sırasında mecliste arkasına dönüp oy veren ve vermeyen milletvekillerini kontrol etme ihtiyacı da hissetmişti. Halk tarafından “akıncılar”, “ülkücüler” eliyle solun bastırılma, ezme operasyonu başlatılıyordu.

Toplumsal hareketlerin toplum mühensileri yoluyla tanzim edildiği bir ülkede toplumsal hareketlerle birlikte devletin de siyaseti tanzim edeceği bir yapının oluşması gerekiyordu. Burada halk içinde “İslamcı” gençleri kullanan derin dış güçler, devler içinde de ”Kemalist” subayları kullandı. Alparslan Türkeş’i ve oluşturduğu ülkü ocaklarının Türkiye’de her zaman sola karşı bir mücadele içinde olduğunu unutmamak gerekir.

Burada Alparsalan Türkeş demişken bir parantez açıp Demokrat Partiye değinmek istiyorum. Zira 1945 yılında Demokrat Parti kurulduğunda Menderes’e “Partinizi nasıl tanımlarsınız?” şeklinde sorduklarında cevabı “Ortanın iki parmak solunda” şeklinde olmuştu. 1948’de Nato’ya üye olma, 1953’te komünizm tehlikesiyle Güney Kore’ye asker gönderme gibi olaylar sonucunda devlet olarak ünlü “Marshal Yardımları” almaya başladık. Böylelikle ekonomide 1950-1955 yılları arasında geçici bir ferahlık meydana gelmiş oldu. Güney Kore’ye asker gönderdikten sonra yani devlet olarak komünizmle olan görevimizi yerine getirdikten sonra 1955 sonrası meşhur “Marshall Yardımları” sona erdi. Böylelikle halk içinde ekonomik sıkıntılar yeniden baş gösterdi. Burada bunalan Demokrat Parti bir taraftan iktidarını güçlendirmek ve korumak için anti-demokratik eylemlere başladı. Pek çok gazetenin sansürlendiğini, pek çok yazarın mahkemelere alındığını, hatta CHP’ye bile kapatma davası açıldığını unutmamak gerekir. Amerika’nın başını çektiği kapitalist zihniyet kazanmak için ideolojileri kullanmaktan hiç bir zaman çekinmemiştir. Bazen “İslamcılığı”, bazen “Atatürkçülüğü”, bazen “milliyetçiliği”, bazen “sosyal demokrasi”yi koz olarak kullanmıştır. Ekonomik sıkıntıların baş gösterdiği bu dönemde Menderes’in Sovyetler Birliği ile yakınlaşması ise Türkiye’de 27 Mayıs’ı netice vermiştir. 27 Mayıs ihtilalini yapan komutanın “Alparslan Türkeş” olması, sonrasında yine “ülkü ocaklarının” kurulması kime yaramıştı? İki kutuplu bir dünyada kendi yönünü tayin etmeye çalışan Türkiye’de Amerika’ya, yani kapitalizme… Bu arada “Türkeş”e gönül veren ve bu ülkesi için canını, kanını veren gençlerin nasıl bir zihniyete hizmet ettiği daha rahat anlaşılır.

Kapitalizm bu “duygu manipülasyonunu” olayı sadece ülkü ocaklarında kullanmamıştır. Aynı zamanda Çanakkale Savaşı’da İngiliz ordularının Afrika’dan, Pakistan’dan, Hindistan’dan pek çok Müslüman askeri gemilerle Çanakkalae’ye taşıdığını ve Çanakkale’de Osmanlı ordularına karşı kullandığını özellikle belirtelim. Bunun için Mehmet Akif, “Çanakkale Mahşeri” adlı şiirinde “Kimi yamyam, kimi hindu, kimi bilmem ne bela” diyerek burada Osmanlı’larla savaşmaya gelen Müslüman Paryaları kastettiğini tekrar hatırlatmak gerekir. Hatta hatıralarda vardır, İngilizler, sizler “Halifeyi, Osmanlı’yı kurtarmak için” savaşa gidiyorsunuz, “cihad edeceksiniz”; diyerek cepheye insan toplamıştır; ancak savaş başladığında karşı tarafta duyulan “ezan sesleri” sesleri sonrasında aslında halifeye ve Osmanlı.’ya karşı savaştıklarının farkına varabilmişlerdir.

İslam, devlet, millet kavramlarının ön plana çıktığı Ülkü Ocakları, Milli Türk Talebe Birliği, Akıncılar gibi gruplar “dün elden gidiyor”, “devlet elden gidiyor” şeklinde bu ülkede binlerce kana kıymıştır. 70-80 arası başlayan iç savaşta 5000 gencimizin öldüğü rivayet ediliyor. Bir silahın akşam solcu bir gencin elinde; sabah sağcı bir gencin elinde olduğu da tespit edimiştir. Burada ülkeyi bölmek için, sosyal eşitliğin engellenmesi için, silah satmak için, ortadoğu’da bir politika oluşturmak için küresel güçlerin oynadığı oyunun farkında olmamız gerekiyor.

Menderes ve Demirel Türkiye siyasetine devşirilen Amerikacı siyasetçiler olarak nitelendirmek bu nedenle yanlış olmaz. Tıpkı 71 muhtırasını ve 12 Eylül 1980 darbesini yapanlar gibi…

70-80 arasında harekete başlayan sol gençliğin gerek tasfiyesi için, gerekse ezilmesi için ülkü ocaklarının kullanıldığını söyledik. Ancak yeni bir toplumun tesis edilmesi için yeni bir sayfa açmak gerekiyordu. Yeni dünyada Türkiye’de sola va solculara yer olmayacaktı. 80 ihtilalinden sonra Türkiye’nin solcuları mahkemelerde öldürüldü, idam edildi, işkence gördü ve ezildi, sindirildi. Yeni oluşacak Türkiye’nin rotası ise belliydi: “Liberal Türkiye”

70’li yıllarda halk Ülkü Ocakları, “Komünizmle Mücadele Dernkleri”, Milli Türk Talebe Birliği eliyle dönüştürülürken; 80 sonrasında bu görev “cemaatlere” düşmüştü. Toplum “komünizm”den nefret ederken aynı zamanda bunu “islamcı” söylemlerle karşı çıkıyordu. Türkiye’nin Amerikalaşması haraketi bu dönemde hızlanmış oldu. 90’lı yılların başında Sovyetler Birliği yıkılmasından sonra artık ortada bir “kızıl tehlike” kalmamıştı. Türkiye’deki sol ise giderek erimiş ve etkisini yitimişti. Erdal İnönü liderliğindeki “SHP” ve Bülent Ecevit önderliğindeki “DSP” küresel kapitalizmin solcuların enerjisini almak için kullandıkları “ılımlı solculuk” politikasının bir neticesi olarak tezahür ediyordu. Bu dönemde toplumun cemaatlerle ve tarikatlerle komünizm karşıtı olarak yetişmesi Trkiye’de “Siyasal İslamın” yükselmesine neden oldu. Erbakan önderliğindeki Refah Partisi “adil düzen”, “sosyal eşitlik” gibi adalet, eşitlik gibi “solcu” kavramları savunuyor, mutlak adalet için “Şeriat”ı istiyor; bunu siyasal propoganda olarak kullanırken de partiye gönül verenlerin “cihat” şuurunu kullanıyordu. Refah Partisinin Dış siyasette “İslam Birliği” çalışmaları, iç siyasette “eşitlik ve adalet” üzerine politika gütmesi muhtemelen yine kapitalizmi ve Amerika’yı rahatsız etmiş olacak ki bu defa kullanılanlar “Laikler” ve “solcular” oldu. Sonunda 28 Şubar post-modern darbesi gerçekleşmiş oldu. Komünizm ve Sosyalizm’den kurtulmak için “İslamcılar” ve “Kemalistler” kullanılırken; “İslamcılar”dan kurtulmak için “Kemalistler” ve “Solcular” kullanılıyordu. “28 Şubat ve Darbeler” konulu konuşmasına gittiğimde islamcı entelektüel “Abdurrahman Dilipak”ın “mazlum edebiyatı” yapacağını bekliyordum. Oysa konferansta şunu söyledi: “28 Şubat ve sonrasında benim de dahil olduğum bir çok İslamcı kanaat önderlerine “ömür boyu amerikan vizesi” Allen Foller tarafından bize verildi” Bu cümleden sonra konuşma şu şekilde devam etti: “Allen Foller bana “Biz olmadan Ortadoğu’da sizin olmanız mümkün değil; siz olmadan ortadoğu’da bizim olmamız mümkün değil, Bu nedenle biz birbirimize mecburuz” dedi.

Tansu Çiller yaptığı bir konuşmada bizler Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ü eğiterek merkeze çektik derken belki de bu noktaya parmak istemişti. Yine 28 Şubat sonrasında Fetullah Gülen’in Amerika’ya yerleşmesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun bir Amerika ziyaretinde bulunması, Kapitalistler klübü Bloomberg toplantısına Türkiye’den Fehmi Koru ve Ali Babacan’ın katılması  bu konudaki ilginç anektotlardır.

Aslına bakılırsa gerek Amerika’nın, gerekse diğer kapitalist güç odaklarının (dünyayı yöneten üçyüz aile) temel derdi Türkiye’nin hristiyanlaşması, inançsızlaştırılması gibi kaygılar değildir. Üretilen mallerin satılabileceği pazarların oluşturulması, kapitalist rejimin öncelikle Türkiye’ye sonrasında tüm Ortadoğu’ya hakim olmasıdır.

Türkiye seçimlerde AK Parti’ nin de bolca kullandığı argümanlarda değinildiği gibi ekonomi 10 yıl boyunca %10 gibi büyük bir artışla büyümeye devam etmiştir. Ancak yıllık %10 büyüme 70 milyar dolarlık bir ülkede yıllık 75 milyar dolarlık bir büyümeye karşılık gelir. 75 milyon nüfusluk bir ülkede kişi başı yıllık büyümenin 1000 TL olması şeklinde belirtebiliriz. 4 kişilik bir ailenin yıllık büyümesinin 4000 TL; aylık büyümesinin 350 TL büyümesi demektir. Malesef aylık 350 TL’lik bir büyüme Türkiye’ de gerçekleşmemektedir. Asgari ücretli işçinin maaşı aylık olarak 30-40 TL artmaktadır. Burada temel sorun gelirin topluma eşit olarak paylaşılmamasıdır. Kapitalist sistem Türkiye’de yeni burjuvalarını doğurmuştur. Nasıl ki Cumhuriyet’in ilk yıllarında KOÇ, Sabancı gibi aileler kapitalizmin Türkiye’de lokomotifliğini yaptıysa ve yapmaya devam ediyorsa; bu dönemde yeni “jiplere binen türbanlılar” kapitalizmin lokomotiflğini yapmaktadır. Sonuç olarak pek çok samimi müslüman, “kemalizmle” mücadele ve adil düzen için destek verdiği AK Parti kendi burjuvasıyla küresel güçlerle koalisyon yürütürken; bu harekete nasıl başlamıştık, nerelere geldik şeklinde serzenişte bulunmaktadır.

Küresel güçlerin 21. yy’da Türkiye’ ye biçtiği rol güçlü bir ülke olması ve Ortadoğu pazarına sermaye girişine ortam sağlaması olacaktır. Zira henüz Büyük arap Coğrafyasında kredi kartı kullanmayan 300 milyon insan bulunuyor. Sadece bu pazarın büyüklüğünü düşünebiliyor musunuz?  2000’li yılların başında da kredi kartı Türkiye için bakir bir pazardı. Ancak bu gün Avrupa’da en fazla kredi kartı kullanan ülke olduğumuzu biliyorsunuzdur. Rakamlar gösteriyor ki bu ülkde kredi kartını düzenli olarak ödemeyen insan sayısı 3 milyon’dan daha fazla. Kredi kartı taksidinin 3 ay ödenmemesi durumunda müşteri banka tarafından “idari takipte” izlenir. Türkiye’nin idari takipteki müşteri sayısı Bir milyon’dan daha fazla.Hukuk süreci başlamış yasal takipteki kartların sayısı ise beşyüz binden daha fazla. Kapitalist çılgınlığın bir diğer göstergesi ise Türkiye’ de hane halklarının %45’ inin aylık gelirinin aylık giderinden daha az olması. Tüketim çılgınlığının olduğu ülkemizde insanlar “alıp-verip ekonomiye can verirken, sistemin çarkları ve köleleri haline gelmektedir”. Bu günkü tüketim çılgınlığının 5-6 yıl içinde tüm ortadoğuya yayılacağını düşünürsek nasıl büyük ve tehlikeli bir oyunla karşı karşıya kalacağımız daha net ortaya çıkacaktır.

Laiklikle ve dünyevilikle barışık yaşayan “ılımlı İslam” politikası sonucunda kişiser İslamı sadece bir kimlik olarak değerlendrecek; İslamın düşünce ve sosyalojik analizlerini yapmaktan mahrum bir yapı meydana gelecek. “Güçlü Müslüman Güçsüz Müslüman’dan daha hayırlıdır” gibi söylemlerle kapitalizm propogandası yapılacak sonucunda hedeflenen dünyaya ulaşılmış olacaktır.