Deneme
Harmonium
Tüm insanlığın ve yine Tanrı’nın en temel beklentisidir belki de anlşılmak isteği... Tanrısal bu istek olmasaydı bunca varlık, bunca bu mükemmellikte yaratılma gereksinimi duyulmayacaktı belki de..
Tüm insanlığın ve yine Tanrı’nın en temel beklentisidir belki de anlşılmak isteği... Tanrısal bu istek olmasaydı bunca varlık, bunca bu mükemmellikte yaratılma gereksinimi duyulmayacaktı belki de..
Bu yüzden belki de tanrı elçisine ilk mesaj olarak oku beni ve anla demişti...
Tanrı bu kadar anlaşılmayı ve takdir edilmek isterken ona ait bütünün bir parçası olan insan bu beklentisi doyurulmadığı müddetçe nasıl yaşayabilir ki?
Bir kadının en doğal beklentisidir bir erkek tarafından anlaşılmak...
Bir ressamın en büyük beklentisidir ortaya koyduğu eşsiz güzelliklerin keyfine vardıktan sonra bu resmi insanların sergisine sunmak...
Bir yazarın en temel beklentisidir sonsuz derinliklerde ruhun harfler, kelimeler ve cümlelerle şifrelenerek okurlara damıtılması ve yansıtılması...
Düşünceler ve duygular ise ruhumuzu oluşturan ve bence gelecekte rasyonalize edilerek somutlaştırılacak ancak şu an itibariyle soyut iki kavramdır...
Bu iki bileşenin bir araya gelmesiyle ruhumuzun dünyaya yansımalarını yaşarız, bu bağlamda yaşamımız duygu ve düşüncelerimizin zaman kavramı ile birlikte 4 boyutluluk kazanmasıyla ancak gelecek şimdi ve geçmiş gibi 3 farklı kısma ayırırız hayatımızı ve her biriyle alakalı farklı hislere sahip oluruz.
Zaman boyutu çoğu zaman bana soyut ve içinde yanılsamalar taşıyan bir boyut olarak gelir. Geceleri enfes güzelliğiyle bize gülümseyen yıldızları düşündüğümde her birinin saniyede üçyüzbin kmlik ışık hızıyla ışıkları bize gönderdiğini oysa bir çok yıldızın gönderdikleri ışıkların ancak aradan 4-5 saat geçtikten sonra bize görünmesinin mümkün olduğunu düşünürüm kimi zaman...
Ve şu anda bize gülümsüyor gibi görünen yıldızın aslında belki de çoktan bir kara delik olmuş olma ihtimalini, belki Samanyolundan ayrılıp, Andromeda’nın bambaşka noktalarında bambaşka dünyalara ışıklarını göndermekte olduğunu hayal ederim...
Bu bağlamda dünya gördüğümüz pek çok kavram gibi zaman da bana soyut ve yanılsamaları içinde barındıran bir boyut gibi gelir...
Kelebeğin ömrünün sadece 1 gün olması mı önemlidir bu bağlamda yoksa o bir gün içerisinde varoluş misyonunu yerine getirip getirmemiş olmaması mı?
Yada ışık hızına sahip bir uçağa bindiğimizde içinde geçirdiğimiz bir gün içinde normal dünya insanı için yüzyıllarca zamanın bu süre içinde geçmiş olabileceğini düşündünüz mü?
Alışılmış kalıpların ve kavramların da dışında alışılmış boyutların da dışında düşündüğümüzde gerçeklik gibi görünen pek çok olgunun yanılsama olduğunu görüyoruz çoğu zaman...
Üçgenin iç açıları toplamı yüzseksen derecedir derken Euclidien düzlemde bu aksiyomun geçerliliğinin doğru olduğunu biliyoruz ancak tamamen küresel bir düzlemin üzerinde bir üçgen çizdiğinizde ve bunu yine Euclidienne düzlem dediğimiz 2 boyutlu bir kağıda yansımasına baktığımızda küresel boyutlarda üçgenin de iç açılarının toplamının 180 derece olmadığını görmüş olacağız...
Bu bağlamda dünya yaşantısı içerisinde belli boyutları maddi boyutta yaşama olanağı sağlanmış olan insan oğlunun bu boyutların yine maddi boyutta kısıtları olduğunu ve içinde yanılsamaları taşıdığını bilmesi ve kabul etmesi gerekir.
Bunun bir adım ötesinde zaman kavramını, yani gezegenlerin hareketi sonrasında ortaya çıkan ve bir paradigma olarak evrensel bilinçaltına kazanan boyutun dışında düşünmeye çalıştığımızda bambaşka bir dünyayla karşılaşıyor ve ilk paragrafta belirttiğim şu an için soyut görünen ama gelecekte rasyonalize edilmesini beklediğimiz duygu ve düşüncelerimizin br bütünü olan ruhun metafizik dünyasında değerlendirmeye başlıyoruz...
Bu bağlamdan bakıldığında ruhların mevcut yapısının sahip olduğu pozitif ve negatif frekanslar; nefret, kıskançlık, hırs gibi kirli yoğunlukta olan duygusal yoğunluklarımızla iyilik, merhamet, yardımlaşma, sevme gibi pozitif duyguarımızın bir yansımasını bu dünya hayatı içindeki yansımalarıyla görüyor ve yaşıyoruz.
Albert Einstein Kuantum teoremiyle her insanın yaymış olduğu frekansları Enerji = Işık hızının karesi ile toplam kütlenin çarpımı olarak formülize edilmişti ki bu dönemde ışığın içerisindeki fotonlar sanırım henüz deterministik bir isbatla anlatılabilir bir bulgu değildi.
Bu teoremin bir adım ötesi ise genel geçer evrensel tek formüle doğru gidiyor gibi, zira zaman boyutunun olmadığı tanrısal perspektiften tıpkı Saphire Alışveriş merkezinin tepesinden İstanbul’a bakmak gibi dünyaya göz gezdirdğimizde bu yanılsamaları daha iyi göreceğiz.
Zamanı ortadan çıkardığımızda ruhun sahip olduğu negatif ve pozitif duygu ve düşünceler kader yansıması olarak karşımıza çıkıyor, bu bağlamda ruhun hissettiği duygular ve düşünceler kaderimizi bir araya getiriyor.
Aslında ne düşünüyorsak ve hissediyorsak oyuz ve bu noktada kendi kaderimizi de kendimiz yaşıyor oluyoruz. Bunun bir adım ötesinde cennet ve cehennem örneklemeleriyle insanlara anlatılmaya çalışılan ise ruhani zevkler ve acılar da belki de ruhun sahip olduğu olgunluğun doğal yansıması...
Bu bağlamda belki de herkes kendi yarattığı cennetinde yada cehenneminde zaten şu an halen yaşamakta, ve yine yaşamaya devam edemecek.
Bu bağlamda karılaşılan her bir olay ruhun temel gayesi olan budistlerin nirvanalaşma şeklinde tabir ettiği, temizlenme, arınma ve kirlilikerden arınma olması noktası önemli. Belki de bu yüzden başımıza gelen pek çok sıkıntıya üzülmemek gerekir.
Yahudi tasavvufu Kabala, İslam ve Hristiyan Tasavvufu ve Uzak doğu spiritüelizminin bu bağlamda üzerinde durduğu tüm kavramlar belki de aynı, ancak zaman içinde tahrifleşme ve yüzeyselleşme sonucunda muhafazakar bir düşünce kalıbını kültürel ve siyasal olarak toplumların bilinçaltında özden uzak bir biçimde yazmış bir durumda.
Belki bu yüzden manevi olgunlaşma sonucunda, ruhun hassasiyetiyle eski zamanın evliyaları ve Budist rahipleri kalp gözü tabir ettiğimiz ruhun hissedebilirliği sayesinde tayy-ı zaman ve bast-ı mekan tabir edilen mekanlar arasında perdesiz dolaşma yada çok kısa anlarda çok büyük işleri tamamlama noktasını yerine getirmişlerdir, getirmektedirler, tıpkı hassas ruhların rüyalarla pek çok olayı önceden farketmesi gibi... Tıpkı 6-7 saniyelik rüyalarda bir ömür yaşanan olayların tamamını yaşamamız gibi...
Bu yzden belki de aynı noktada olan Yunus Emre “Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm” demiştir...
Bu yüzden olayları derin sezgiyle kavramak gerçeğe ulaşmanın akıldan da öte en keskin yoludur, belki de bazı sırlar bu satırların da arasındadır...
Ne demiş Hayyam:
Bir sır var, çözdüklerimizden başka!
Bir ışık var, bu ışıklardan başka.
Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye.
Bir şey daha var bütün yaptıklarından başka.