Toplum
Gençliğin Siyasal Sosyolojisi
Haftasonunda uzun süredir görmediğim “eski dostlarımla” bir araya geldim. Bir taraftan “Nevizade geceleri”ni tekrar yaşadık, diğer taraftan uzun zamandır konuşulmayan pek çok siyasi, sosyolojik, sanatsal konuyu meze…
Haftasonunda uzun süredir görmediğim “eski dostlarımla” bir araya geldim. Bir taraftan “Nevizade geceleri”ni tekrar yaşadık, diğer taraftan uzun zamandır konuşulmayan pek çok siyasi, sosyolojik, sanatsal konuyu meze yaptık. Bir çoğu Galatasaray Üniversitesi’nin “solcu idealist” gençleri olan bu dostlarımın her biri üniversiteyi bitirdikten sonra çeşitli bankaların, telekomünikasyon şirketlerinin “bilişim” departmanında çalışıyot. Zaman içinde “hümanist” yönleri giderek törpülenirken, “profesyönel” yada “kapitalist” yönlerinin giderek kuvvet bulduğunu söylüyorlar. Sonra da birçoğumuzun hareketlerine, isyanlarına, protestolarına hayran kaldığımız “altmış sekiz kuşağının” bir çoğunun bu günkü kapitalist hallerine benzer bir dönüşüm geçirmekten endişe ediyorlar.
Her biri ülke gündemini yakından takip ediyor, güncel siyasi kitaplarının genelde okuyorlar, ülke konularıyla ilgili yorum sahibi. Onlara ”neden siyasete girmiyorsunuz o halde?” diye soru yönelttiklerimde aldığım cevapsa asi ruhun dışa yansıması şeklinde: “Eğer siyasete girsek bir ay sonra bizi hapse alırlar”
Bir taraftan güçlü toplum, güçlü demokrasi için güçlü bir muhalefet olması gerektiğini savunuyoruz durmadan. Sonra KCK, Ergenekon, DHKP-C gibi davalardan dolayı hapse giren, yargılanan genç gazeteciler, öğrenci arkadaşlar için herhangi bir şey yapamamanın vicdani sorumluluğuyla karşı karşıya kalıyoruz. Gençliğin apolitik olduğunu durmadan konuşuyoruz ancak gençlerin politik olmasının arkasındaki nedenleri çok da düşünmüyoruz.
Bir çok dostum 70’li, 80’li yıllarda öğrenci hareketlerinin içinde yer almış, bu ülke için savaşmış, bu güzel ülke için çok sevdiği dostlarını kaybetmiş, hatta bir çoğu hayatını kaybetmiş bir jenerasyonun evlatları. 80 ihtilalinden sonra hatırlanması bile utanç verici işkencelere maruz kalmış bu ülkenin o dönemdeki genç sevdalıları, korku, endişe ve tedirginlik içinde halen bu utanç dünyasının sendromlarını yaşıyorlar.
Bireyler nasıl başlarına gelen sendromları uzun yıllar, uzun uğraşlar sonrasında unutamaz; aynen öyle de bireylerin teşekkül ettirdiği toplumlarda başlarına gelen sendromlardan uzun yıllar kurtulamıyor. O dönemin sancısını, acısını yaşamış anneler babalar, “deniz koydum adına” şarkıları eşlerinde ismini ”Barış”, “Onur”, “Deniz” koydukları evlatlarının kaderinin de “Deniz”ler gibi olmasını istemiyor. Bu nedenle bu gençlerin katılacağı en ufak bir Taksim protestosuna bile anneleri babaları şiddetle karşı çıkıyor. Hal böyle olunca yeni nesil “Deniz”ler dışarda tartışılmaya değer çok fazla değer olsa da Taksim de gösterilere, protestolara katılmak yerine, “arka sokaklarda” 90’lı müzkler eşliğinde eğlenmeyi daha makul görüyor.
Gençler içinde “siyaset” konuşanlar “sıkıcı” olarak nitelendirirken, “popüler kültür” konuşan gençler çekici, eğlenceli olarak nitelendiriliyor. Zaman zaman bazı gençler biraz “siyasete” heves etse de vizeler, finaller, arkadaş ortamı gibi nedenlerle heveslerini çabuk yarıda bırakıyorlar. Bir kısmı dışarıda “Che-Guevera” t-shirti giyiyor; ancak Che’nin neler yaptığını, nasıl bir lider olduğunu çok da bilmiyor.
“Solcu ailenin Gençleri” bu şekilde bir apolitizasyonla karşı karşıya olmasına rağmen bu ülkedeki sağ partilerin gençlik kollarında ise daha farklı bir oluşum göze çarpıyor. En son yapılan İl gençlik kolları kongresinde “Abdi-İpekçi” stadyumunu hınca hınç dolduran AK Partili gençler bir parti etrafında toplanıyor, düşünüyor, tartışıyor, pankart asıyor, afiş hazırlıyor, sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanıyor, facebookta, twitterda inanışları yönlendiren videolar paylaşıyorlar ve kamuoyunu yönlendirmeyi çoğu zaman başarıyorlar. Türkiye’de “sol gençlik” giderek marjinalleşerek yada apolitikleşerek sürekliliğini sağlayamazken “sağ gençlik” de giderek güç ve kuvvet buluyor. Burada “Bu olgunun arkasındaki sır nedir?” sorusu geliyor akla.
Bir kere 80’li yıllar sonrasında sol gençlik yaşanan dramlar sonucu siyasetten bilinçsel korkuya tasfiye edilirken; İmam-hatiplerde, cemaat kolej, yurt, derhane ve evlerinde gençler yetiştirilmekteydi. Sonrasında bu günkü tabiriyle “ılımlı islam” şeklinde ifade edilen “dindar bir gençlik!” oluşmuş oldu.
“Dindar bir gençlik!” derken bu gençliği sadece tek bir açıdan değerlendirmek yanlış olacaktır. Zira aralarında “liberaller” var, “islamcılar” var hatta “ sosyalist” ler var… Şu an sağdaki en güçlü parti olan AK Parti etrafında toplanan bu gençler siyaseti tartışıyorlar, başbakanlarını, bakanlarını, hükümet politikalarını konuşuyorlar, eleştiriyorlar. Aralarında “kariyerist” olarak ifade edebileceğimiz, siyaseti alternatif kariyer yolu olarak görenler de var; “idealist” olarak siyaseti bu ülke için bir değer üretme olarak gören de. “Kariyerist” gençlerin bir çoğunun parti organizasyonlarında kullanılması ve değerlendirilmesi çok zor olmuyor, zira onlar kendilerine verilen sorumlulukları yerine getirdikleri takdirde, parlayacaklarını ve siyasette kariyer basamaklarını hızla tırmanacaklarına inanıyorlar. “İdealist” gençlerle çalışmaksa son derece zor. Sayısı giderek azalmakta olan bir grup bunlar. Kolay kabul etmiyorlar, eleştiriyorlar, yanlışa yanlış demekten çekinmiyorlar; Uludere olayı sonrasında “Kenar-Dicle’den bir kurt aşırsa bir koyunu; gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu” şeklinde başbakanlarına sert bir ayar verebiliyorlar. Yada şike yasası sonrasında bir kişiye özel düzenleme getirildiğinde “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” şeklinde homurdanmaya başlıyorlar.
Gençlerin bir kısmı anne-babası Refah partisi için çalışmış insanlardan oluşuyor. İçlerinde vicdan sahibi olanlar yaşanan bir çok değişmeyi ideolojileri adına güzel olarak nitelendiriyor ancak mutlaka konuşmalarında şu cümleyi de vurguluyorlar: “Biz eskiden mücahittik, şimdi mütahhit olduk”. Ülke gelişmesinin son derece memnunlar bir çoğu “Büyük Osmanlı”nın yeniden canlanacağını düşünüyor. Ancak “ılımlı İslam”ın kapitalizmin islamı şekillendirme operasyonu olduğunun farkında olanlar da var ve bunun için bir şeyler yapmak gerekir diyorlar. Bu Gençler başkaldıran güçlü, alternatif bir lider şu an vizyonda olmadığı için umutla tekrar “sosyal adaleti” savunacak, “mazlumdan” yana olacak ve yine “sessiz yığınalrın sesi olacak” bir lider arıyor.
Partinin içindeki bir diğer gruba ben “pastacılar” diyorum. Gücün etrafında dolaşan, rasyonel, opurtünist gençleri bu kategoride değerlendirebiliriz. Üniversite sonrası güzel bir işe yerleştirilme düşüncesi, sosyal çevre edinme içgüdüsü, bir kaç milletvekili ve bakanın kart vizitini elinde bulundurma çabası bu gençleri siyasetin içinde yer almasına neden oluyor. Bir çoğu ilerde kendi işini kurmayı planlıyor, belediye ihalelerinden pay alabilmek düşünceleri akıllarının bir ucunda mutlaka yer alıyor; bir de ”güçlü müslüman, güçsüz müslümandan makbuldür”; “müslüman her şeyin en iyisine layıktır” gibi söylemlere sahip bu gençler. “Ilımlı İslam” kavramı öyle zannediyorum ki işte tam da buradaki gençliğe hitap ediyor.
Partinin içindeki bir diğer grupsa “tribüncüler”. Bu gençlerin partiye zihinsel olarak katabileceği pek bir şey yok. Genelde eğitimsizler. Ancak yapılacak bir organizasyonda kalabalığa ihtiyaç duyulduğunda bu gençler kullanılıyor. Ellerinde davullar; omuzlarında parti atkılarıyla geniş kalabalıkları oluşturan kitle bu ülke. Siyasi ideolojileri yok. “Muhafazakar” yada “dindar” olarak nitelendirmek de yanlış olur bu gençleri. Sadece Recep Tayyip Erdoğan’ı seviyorlar; diğer yandan bir gücün etrafında yer almayı da bir güçlülük olarak görüyorlar.
AK Partili gençer genelde sosyo-ekonomik açıdan fazlaca heterojen bir oluşum meydana getiriyor. Özellikle anne-babaları 90’lı yıllardan itibaren aktif siyasette yer alan gençler lüks arabalara biniyor; akşamları Taksim’de, Nişantaşı’nda yada Caddebostan’daki balık restorantlarına rahatlıkla eğlencelerini doyasıya yaşıyorlar. Ancak parti içerisindeki üst kimlik-alt kimlik gibi bir de siyasal kimlik ediniyorlar ve parti politikalarıyla ilgili fikir yürütüyorlar. 90’lı, 80’li yıllarda köyden kente göçen, yada varoşlardan doğan eğitimsiz aileler elinen büyük gelir artışıyla arka planı oturmamış bir zenginliğe sahipler; bu gençler ciplere biniyor; ancak kültürel açıdan ne Necip Fazıl’ı biliyorlar; ne de “Nazım Hikmet’i.
Sadece her bir burjuva kenti sanatını doğurmak mecburiyetinin doğallığından muhafazakar dünyada da “ney” bir sanat kültürü olarak bu gençlerde görünüyor. Bu gençler “Demek Akalın” da dinliyor; “Hande Yener” de.
AK Partili gençleri oluşturan üçüncü kesimse cemaatçi gençler. Lise ve Ortaokul yıllarında “abilere” gitmiş; inançlarını ibadete dönüştürme konusunda eğitilmiş ve siyaseti gerçek bir güç mücadelesi olarak gören bu gençlerin bir mülhazası var: “Altın Nesil” Bu bağlamda Kemalizmi “küçük deccal”; Marksizmi “Büyük Deccal” olarak görüyorlar. Bu bağlamda masonik teşkiların dünyayı ele geçirmesi gibi bir benzerlikte müslüman dünyanın da dünyayı ele geçirmesi gerektiğine inanıyorlar. Bu bağlamda Ergenekon ve Balyoz gibi davaları bu ülkenin “bağırsaklarının temizlenmesi” şeklinde ifade ediyorlar. Bana kalırsa bu grubu AK Partili olarak nitelendirmek yerine AK Partiyle koalisyon içinde olan bir grup olarak nitelendirmek daha doğru olacak. Zira hükümetin pek çok politikasından rahatsızlar; ancak amaca giden yolda kader birlikteliği mevcut cemaat ile AK Parti arasında.
Parti içerisindeki “liberaller” ise bana kalırsa entelektüel evrimin daha ileri noktalarında olanlar. Zira özellikle 28 Şubat’ı ve bu dönemde yapılan bazı haksızlıkları anne-babaları yaşamış. Ancak 12 Eylül’de ve 12 Mart’ta bu ülkenin solcularının da benzer hatta çok daha beter bir biçimde cezalandırıldıklarının farkındalar. Milliyetçi değiller. Hrant Dink davasında Hrant’ın yanında olmaktan çekinmiyorlar. “Genç siviller rahatsız” oluşumu lideri “Turgay Oğur” u ve parti içinde “Taraf” gazetesi okuyanları bu oluşum içinde değerlendirebiliriz.
Parti içindeki çok az da olsa var olan bir grup “sosyalist” gençlerden de bahsetmek gerekir. Ancak bu gençlerin “sosyalizm” düşüncesi daha çok Marksizm kökenli değil; İslami yorumlarına göre bir “sosyalizm”i savunuyorlar. Necmettin Erbakan’ın 90’lı yıllardaki adil düzen söylemi, gelir eşitliği söylemi; İslami adalet anlayışı bu gençlerin hala zihinlerinde.
Ülke gelişiminin, ekonomik büyümenin var olması gerektiğini savunuyorlar ancak bu gelirin halka eşit dağılmadığından rahatsızlar. Akıllarında “şeriat” rejiminin gelmesini savunuyorlar. “Ilımlı İslam” oluşumundan rahatsız olan bir grup da bunlar.
Parti içersinde bir de “sosyal çevreciler” var bana göre. Markov’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde beslenme ve barına ihtiyacından sonra “ait olma” ihtiyacı geliyor. Güçlünün yanında yer alma; sosyal bir çevre edinme temel prensipleri bu gençlerin. Ülke meseleleriyle ilgili en ufak bir düşünceleri yok. Parti gençlik kollarını bir “üniversite klübü” olarak görüyorlar. Bir kısmı bir “erkek arkadaş” bulma ümidinde, bir diğer kısmı ise “kız arkadaş” bulma derdinde. Özellikle hitabeti iyi, eğitimli, genç erkeklerin bu gruptaki kızların favorisi oluyor.
Çok az da olsa halen “halka hizmet hakka hizmettir” şuuruyla hareket eden gençler yok değil. Bu grup genel itibariyle sosyo-ekonomik açıdan zayıf olan ancak idealizmi ruhunda taşıyan gençlerden oluşuyor. Parti üst yönetiminin halen en değer verdiği grup bu. Genel itibariyle bir beklentisi olmayıp, sırf parti için çalışan gençler bunlar. Yaptıkları her bir çalışmada “Allah rızası” elde etme gayesi var; Parti çok geniş bir tabana sahip olmasına rağmen; muhafazakar bir kimlikle kendisini nitelendirmesine rağmen “muhafazakar” sıfatını taşıyan tek grup bu gençler. Namazlarını kılıyor, oruçlarını tutuyorlar; çok fazla kitap okumuyorlar; sorgulamıyorlar, itaatkarlar ve daha çok aksiyon insanları. Kapı kapı dolaşıp oy istemekten çekinmiyorlar. Ve bunu da tüm samimiyetleriyle yapıyorlar.
Bu günün gençliğine yarının geleceği diyebiliriz. Kuşak değişiyor, Bizler Y kuşağı bir neslin üyesiyiz; arkadan Z kuşağı geliyor. Ancak bu günün 20-30 yaş araındaki geçleri önümüzdeki 10-15 yıl içinde aktif siyasette göreceğimiz kuşkusuz. Yukarıdaki analiz gelecekteki “Yakın Türkiye” analizidir. Geçenlerde “Wall Street Journal”da çıkan bir makalede şöyle bir nokta geçiyordu: “Ak Parti içerisinde muhafazakar, liberal, ılımlı islamcı, şeriatçı, sosyalist pek çok grubun bir arada bulunduğu bir mozaiktir. Bu mozaiğin tutkalı ise Recep Tayyip Erdoğan”. Solcu ve kemalist arkadaşlarım Recep Tayyip Erdoğan’dan ne kadar nefret ediyorsa, yukarda saydığım gençler de Recep Tayyip Erdoğan’ı o kadar çok seviyorlar. Bu oluşumdan Recep Tayyip Erdoğan’ı çıkardınızda karşınızda 3-4 küçük farklı oluşumun meydana geleceğini göreceksiniz.
Cemaat muhtemelen ilerleyen zaman içersiinde daha çok güçlenecek; liberaller daha çok “yetmez, daha fazlası gerek” diyecekler. Parti içinde bu çatırdamaları duymak gerekir. Bir diğer nokta ise şu:” 10 yıldır iktidarda olan bir paritin pastasından daha fazla koltuk ve nema peşinde olan bir grup pragmatist, opurtunist insanlar da “Onca yıldır çalışıyorum, peki ben ne olacağım” şekilde düşünüyor. Başbakan hasta olduğunda çatlak sesler bir anda su yüzüne çıkmıştı. Yakın geleekte Türkiye’deki “sol” ve “sağ” gençlerinin iktidar mücadelesini seyrediyor olacağız; temennim yeni bir sosyal adalet ve eşitlik anlayışının Türkiye gelecek siyasetine bir an evvel hakim olsun; biz de bu oluşuma tüm ruhumuzla destek olalım. Zira “yarın elbet elbet bizimdir; gün doğmuş gün batmış ebet bizimdir!”