Sinema
El - Empleo üzerine
İlk gösterime girdiğinde El-Empleo’yu izlediğimde uzun bir sure etkisinden çıkamamıştım. Bu film üzerine mutlaka bir şeyler yazmalıyım diye düünürken Fil’m Hafızası ekibiyle paylaşmak üzere bir makale yazmam rica…
İlk gösterime girdiğinde El-Empleo’yu izlediğimde uzun bir sure etkisinden çıkamamıştım. Bu film üzerine mutlaka bir şeyler yazmalıyım diye düünürken Fil’m Hafızası ekibiyle paylaşmak üzere bir makale yazmam rica edildiğinde ilk aklıma gelen El-Empleo filmi oldu.
Filmin kısa tanıtımına geçmeden once Arjantin’den çıkan bu eserin dünya festivallerinde yüzelliden fazla ödül aldığını, katıldığı hiç bir festivalden eli boş dönmediğini özellikle belirtmek gerekir.
Bir filmin gerçek anlamda sanat eseri olması ve klasikleşerek yıllar sonrasında bile akılda kalmasının en önemli unsuru, herkesin baktığı ancak bir türlü göremediği bazı gerçekleri insan zihninin ve ruhunun derinliklerine dokunarak adeta bir nakış gibi zihinlere kazımasında saklıdır. Bu niteliği taşıyan filmler zaten kamera görüntüsü olmaktan çıkıp altıncı sanat olarak izleyicilere seyir ziyafeti sunar.
Ülke ve dünya olarak akıllara kazınan çok fazla sanat eserinin çıkmadığını, giderek yozlaşan bir sanat anlayışının etkisi altında kaldığımızı günlük yaşantımızda, Cihangir sohbetlerimizde konuşurken bu film belki de animasyon türünde geleceğe daha umutla bakmamızı sağlayacak bir eser olarak karşımıza çıktı.
Animasyon dünyasında birbirinden güzel işler çıkaran ve gelecekte de yine tarihe iz bırakacak eserleri ortaya koyacağının sinyallerini veren Santiago Grasso bu filmde de ustalığını bir kez daha göstererek tüm dünya insanlarını sarsmayı başarmasıyla da ayrı bir övgüyü hak ediyor.
Filmin basitliği, sadeliği, yalınlığıyla birlikte verdiği mesajlar modern insan, modern toplum ve yine en sağlam sistem eleştirilerini de içinde barındıran bir klasik. Bu nedenle zaten beş- altı dakikalık bir kısa film film olmaktan çıkarak, aynı zamanda modern toplumun yüzüne atılan bir tokat, belki de kafasına inen sağlam bir tokmak olmuştur.
Evet, hepimiz sistemin bir parçasıyız ve bu anlamda kurulu düzen içinde belki de varolabilmek için hepimiz bu farbrikanın bir çarkı hükmündeyiz. Sabah işe giderken bindiğimiz taksi, ofiste evde dinlenirken üzerine oturduğumuz koltuk, kullandığımız elektrik, üzerine bastığımız paspas, kısaca günlük hayatta kullandığımız ve karşılaştığımız her bir nesnenin arkasında var olan iş gücü ve emek ön plana alınmış.
Mevcut sistemin toplumları köleleştirdiği, duygusuzlaştırarak robotlaştırdığı ve aynı zamanda “consum, obey, die” (tüket, itaat et, öl) çemberinin içinde debelendiğinin etkin bir ispatı bu film.
Filmi izledikten sonar Franz Kafka’nın “Dönüşüm”ünü(Metamorphosis), Albert Camus’nun “Yabancı”’sını(L’étranger) ya da “Düşüş”(La Shutte) ünü okumuş gibi sert bir tokatla karşılaşıyorsunuz.
Bu nedenle mutlaka izleyin, izletin bu filmi.
Filmin üzerine çok daha uzun yazılar yazarak bir kapitalizm eleştirisi yazmak isterim ancak blogumdaki yazıların pek çoğu bu doğrultuda geliştiği için tekrar bu konulara değinmekten kaçınmak istiyorum.
Filmi izleyince yine bende parallel duygular geliştiren “Emre Yılmaz’ın”, “Genç Bir İşadamına” isimli kitabı geldi aklıma. O kitapta yine beni günlük iş yaşantısının koşuturmasından biraz uzaklaştırıp, beni derinden sarsmış ve yine uzun sure etkisinden çıkamadığım bir atmosfere sokmuştu.
Filmi izledikten sonar kitabın sonunda yer alan ve “Ve Küfür” başlıklı, çoğu zaman beni bir Sheakspeare tiradı gibi uzaklara götüren ve dönem dönem tekrar okuma ihtiyacı hissettiren aşağıdaki yazıyı da okumanızı tavsiye ederim.
İzleyiniz, İzletiniz… İyi Seyirler.
Ve Küfür
Yirmi defa gördüğümüz Paris ve Londra'yı yirmi kez daha görmeliymişiz. Hep aynı kadınlarla yatmalı ve hep aynı sohbetleri tekrarlamalıymışız. Bir milyon dolarımızı on, on milyon dolarımızı da yüz yapmak için kıçımızı yırtmalıymışız. Yüz milyon naktimiz olduğu zaman da kimsenin bizi iplemediğini görüp hiddetten kudurmalı ve o hırsla gözümüzü milyarlara dikmliymişiz...
Çok ciddi olduğum zamanlarda ise içimden sadece küfretmek geliyor.
Sen ve ben genç dostum eğer bir gün bir yerlerde karşılaşır da bir şeyler yazmak istersek, gel, birlikte uzun bir küfürname yazalım. Şöyle kendimize, herkese ve her şeye önden arkadan, ana avrat, doya doya küfredelim
Vatana, cumhurbaşkanına, bayrağa ve isim verilerek hiç bir şeye küfür edemeyiz. Gel dostum seninle bu kanunları böyle yazanlara küfredelim.
İlerlemeliymişiz. Kalkınmalıymışız.
Uygar bir teknoloji ülkesi olmak için çok ama çok çalışmalıymışız. ...sabah yedi, akşam yedi haftanın beş günü... ve trafikte geçen zamanımız için hiç bir ücret talep edemezmişiz...
Terbiyeli, uslu, efendilerimize karşı saygılı yurttaşlar olurssak bir kat, bir araba ve arada sırada Dubai'de onbeş gün tatil ile ödüllendirilecekmişiz... Keza birgün, biz de Efendi olursak yaşantımızın emrimizde çalışacak iş kölelerinin yaşantısından hiçbir farkı olmayacakmış.
Ne yaparsak yapalım, ne kadar güçlü olursak olalun, kıçımızı yine Allah'ın her günü ofisten arabaya, arabadan gürültülü restoranların veya başka bir efendinin sofrasına taşımalıymışız.
Gel dostum seninle bu dünyayı böyle kuranlara, bu hale getirenlere ve bunu savunanlara önden arkadan bir güzel bindirelim.
Anasını satayım, döne döne satayım, Liberal demokrasiymiş, İletişim çağıymış...
Kişi başına şu kadar I-phone, şu kadar I-pod, bu kadar plazmaymış... Sosyal medyaymış, imajmış, kişisel gelişimmiş... Bu lafları ağızlarından hiç düşürmeyerek dünyanın içine edenlere gel dostum evire çevire, soka çıkarta ağız dolusu küfredelim. Ellerimizi kaldırıp indirerek, gözlerimizi devirerek, tükürükler saçarak... Döne döne, doya doya...
Sadece sandallı balıkçılara, sokak çocuklarına ve aylaklara küfür etmeyelim.
Ama yok, gel bu yolda hiçbir cıvıklık yapmayalım. İşi istisnalarla sulandırmayalım.
Onlara da küfredelim. Analarını sattığımız pezevenkleri. Kim zannediyorlar ulan kendilerini. Ressammış, ayyaşmış, sokak çocuğuymuş, serseriymiş... Şairmiş, balıkçıymış, adalıymış...
Bütün gün oyun oynayacaklarmış. Çimenlere uzanıp gündüz bulutları, gece yıldızları sayacakmış. Çok eskilerden Yunan filozoflarını okuyacakmış. Var mı ulan bu devirde böyle kıyak? Eşşoğlu eşşekler...
İşte böyle başlayalım genç dostum. Her şeye. Yeniden. Ve tekrar "Başka Bir Dünya Mümkün" diyerek..