Deneme
"Eğilmez Başın Gibi; Gökler Bulutlu Efem"
Fonda eskilerden en sevdiğim şarkılardan biri...
Fonda eskilerden en sevdiğim şarkılardan biri...
Bizim oraların, Ege'nin sevincini, acısını, aşkını, temizliğini, cesaretini anlatan bir şarkı..
Odamda loş bir ışık...
Zeki Müren söylüyor en yanık haliyle, en içten yorumuyla...
"Eğilmez başın gibi, gökler bulutlu Efem,
Dağlar yoldaşın gibi, Sana ne mutlu Efem"
Daldım yine uzaklara, eskilere...
Dünyanın henüz kirlenmediği, ülkenin hala dört yanı denizlerle çevrili bir cennet olduğu zamanlara...
Kuru üzüm ve incir satan; karşılığında TV, otomobil, radyo alan fakir ama gururlu olan ülkemin eski günlerine...
Radyolarda Zeki Müren, ekranda Sadri Alışık, Ayhan Işık'ın olduğu günlere..
Yeni bir ülkenin kurulması sonrasında geleceğe ümitle, azimle, idealle sarılan onurlu insanların olduğu günlere...
Anadolu insanının yalandan yılandan daha çok korktuğu günlere,
Aşkların temiz, insanların temiz, hatta yolların dahi temiz olduğu günlere...
Pastanede buluşan, el ele tutuşurken bile yüzü kızaran sevgililerin olduğu günlere...
Cemal Süreyya'yı, Orhan Veli'yi, Özdemir Asaf'ı, Behçet Necatigil'i, Oğuz Atay'ı, Atilla İlhan'ı yetiştiren günlere...
O günlerden bu günlere neler değişti, nasıl bambaşka bir topluma dönüştük sorusunu cevaplayacak değilim!.
O zamanlar fakir ama gururlu bir ulus vardı..
Ve bu ulusu bir ideal altında toplayan, ulusal ruh ve heyecanı yaşatan bir lider vardı...
Bundan sonraki bölüm işte bu liderin, bu ülkenin baş liderinin yazısıdır...
Dört bir yanı düşman işgali altındayken boğazına silahlar çevrilmiş, nakavt edilmiş bir ulusun yeniden ayağa kalkması, şahlanması, dünyaya kafa tutmasının destanını yazdı bu lider..
Aslında olmayan, ne olduğunu bilmeyen, kimliksiz sürülerden bir ulus yaratmayı hedefledi bu lider..
Muasır medeniyetler seviyesine gelecek ve onurla tüm dünyaya kendinden saygıyla söz ettirecek bir devletin vizyonunu çizdi bu lider...
Para yokken, silah yokken, asker yokken, her şeyden de önemlisi tüm bunların başarılacağına dair bir inanç yokken önce tüm dünyaya meydan okumayı öğretti bu lider...
Bu toprakların, Rumeli'nin çocuğuydu...
Acılarla büyüdü, yoksullukla yetişti, babasızlığın getirdiği tüm sorunlarla baş ederek Mustafa Kemal oldu...
Kıraç topraklardan gelip, dünyanın tümüne kendisine saygı duyurtan bir yaşam sürdü...
Sevdi, aşık oldu; iki kadın arasında bir tercih arasında kaldı, acı çekti, içti, şarkılar söyledi, ağladı, güldü...
Bu toplumun iliklerine kadar ulaşmış kanserleşen sorunlarına en etkin tedavi yöntemlerini uyguladı...
Cehaletle, yobazlıkla savaştı...
İnandığı ideal uğruna hakkında tutuklanma ve idam kararı dahi çıkarıldığında dahi inandığı yoldan bir adım olsun geri adım atmadı...
Köhneleşmiş, sakat bırakılmış, tüketilmiş bir topluma hayat aşısı sundu...
Bu ülkeye çizdiği ufuk, vizyon, erdem, ahlak, onur vizyonu malesef bu ülkeye bir kaç gömlek fazla geldi...
Yıl 2015; yüzyıl öncesine döndük...
Hastalık, doktorun gitmesiyle tekrar tüm vücudu sardı...
Ne kadar ömrü kaldı, tahmin etmek güç; sanki en ufak bir sarsıntıda yıkılacak bir "hasta adam" var yine bu gün...
Ve bu günleri görünce, ben bu toplumu ölüm döşeğinden hayata döndüren bu lideri özlemle anıyorum..
Uzaklara dalmışken, eskilere gitmişken...
Ve her gün tekrar tekrar yaşanan tüm sinir bozucu siyasi gündemle kendisini daha çok özlemle anarken hayalen o eski günlerde yaşamayı tercih ediyorum...
Eski İstanbul'un, beyfendiliğin, zerafetin, asaletin hakim olduğu o günlerde...
Dudağımda o günlere ait, bana onu hatırlatan ve fonda çalan o güzel şarkıyla...
"Eğilmez başın gibi, gökler bulutlu Efem,
Dağlar yoldaşın gibi, Sana ne mutlu Efem"
Geriye ne bir efe kaldı, ne o eski günler...
Yahya Kemal'in dediği gibi "Baki kalan bu gökkubede o güzel insanlara ait bir hoş sada"
Ve yine Yaşar Kemal'in dediği gibi: "O güzel efeler o güzel atlara binip çekip gittiler; demirin tuncuna, insanın piçine kaldı bu ülke...
Bu satırları görünce belki siz de hatırlarsanız o güzel günleri..
Bir anlık da olsun düşünürsünüz o mavi gözlü devi...
Unutmayınız ve onun emanetinin bekçisi olunuz...
Zira zamanında kendisi bunu öğüt vermişti bize:
"Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"