Deneme
Ebediyyet, Unutulmamak, Anlaşılma İhtiyacı ve Sanatçı Üzerine
Uzun zamandır yazmak istediğim ancak yazmaya bir türlü zamanım olmamış ne kadar çok konu birikti aylardır...
Uzun zamandır yazmak istediğim ancak yazmaya bir türlü zamanım olmamış ne kadar çok konu birikti aylardır...
Edebiyat sohbetleri, film analizleri, siyasal kritikler, hayata dair ince tespitler, felsefi kayboluşlar, yaşanmışlıklar, yaşanamamışlıklar, dostlar, sevgililer, istanbul, doğa, şarkılar ve şiirler..
Hayatın akışı içinde ihmal ettiğimiz, gözümüzün önünde ıskaladığımız, yakalayamadığımız, yakalayıp kaçırdıklarımız, mutluluklarımız, mutsuzluklarımız, okuduklarımız, okuyamadıklarımız hayata dair ne kadar anlatılacak konu birikti oysa,
Bu blog daha çok küçük kardeşime hayata dair bazı notlar, tecrübeleri aktarmak için açılmış bir blogdu oysa; sonra kendiliğinden yazılar birikti, insanlar okudu, bir şekilde internette dolaşırken yolu buralara düşen insanları misafir etti ve her gün onlarca, yüzlerce ziyaretçi alan bir blog oldu..
Oysa yazılmadık, anlatılamadık ne kadar çok şey var ki kaleme dökememenin verdiği bir ukde var içimde..
Belki bir gün sadece yazılarımla ve kitaplarımla başbaşa kaldığım bir ağustos gecesinde deniz kokulu bir akdeniz akşamında, meze niyetine giden istanbul şarkılarıyla anlatırım bunları sizlere...
Daha önce bu sayfada anlattıklarım ve buraya kadar bu blogun gelişimi biraz farklı ilerledi. İlk yazılar daha çok üniversite yıllarının heyecanını, eğitimden çalışma yaşantısına geçiş döneminde gerçek yaşamla verdiğim kavga, toplumsal eşitsizliklere karşı tepkiler, biraz öfke biraz özeleştiri, hayatı farketme, bu hayat içinde kendime bir rota çizme çabalarının izlerini taşıdı hep. Keşfettiğim farklılıklar, zaman zaman yaklaştığım derinlikler bir şekilde çatlaktan sızan sular gibi buradaki yazılarda izlerini bıraktı.
2013'ten sonra kaleme aldığım yazılarsa daha öncekilerin aksine artık siyasal mücadelelerin bir tarafa bırakıldığı, hayatı olduğu gibi kabullenme, bu gerçek yaşamda yakaladığım güzellikleri, huzur ve mutluluk izlerini paylaşma noktasında evrildi. Artık askerden gelmiş, biraz büyümüş, hayallerin gerçekler karşısında biraz törpülendiği ama ısrarla o içerde yaşatılan "dreamer" ın anlatmak istediği hikayeler vardı artık.
Sonrasında sinema merakım, biraz bobo'laşan hayatımız, çerez niyetine keyif için yazılan bazen de can sıkıntısından dışa vurulan yazıları içeriyordu. Artık eski siyasal mücadele yazıları yerini film eleştirilerine bırakmış, hayatın ve huzurun ifade edildiği mutluluk-mutsuzluk yazılarının yerini eski bir şairin bir şiiri, ya da unutulmayacak bir filmin unutulmayacak sahnelerine bırakmıştı.
Geriye baktığımda pişman olduğum konulardan bir tanesidir günlük tutmamak, keşke üniversite günlerinden bu güne kadar düzenli tuttuğum bir günlüğüm olsaydı ve ben değişimlerimi, keyiflerimdeki, hazlarımdaki, beğenilerimdeki değişimleri gözlemleme imkanı olsaydım bu gün.
Anlatacak çok şey var dostlar, hayata dair, ideallere dair, konuşulacak o kadar çok şey var ki..
Anlaşılmak ve anlatma isteği tanrısal bir istek olmasa ilahi kitaplar gönderilir miydi? Konuşarak anlaşmak da güzel ama gün içinde temas halinde olduğumuz yüzlerce insanla ne kadar derinlikli paylaşımlar yapabiliyoruz?
Bu yazıları okuyanlarla belki görünmez bir bağ kuruyoruz. Kim bilir belki bazılarınızla aynı şarkı sözlerini dinleyip ardından aynı efkar sigarası yaktık; belki aynı romanın aynı satırlarında aynı duygu yoğunluğunda bulduk kendimizi, belki aynı sanat galerisinde aynı resme bakarken aynı varoluşçu duygulara kaptırdık kendimizi...
Sanat ve edebiyat ruhun ve beğenilerin estetik bir dille dışa yansıması olduğu için, milyonlarca satırda anlatamayacağımız hislerin tek bir resimde, tek bir şiirde "işte budur" diyecek şekilde bize yansıttığı için kutsaldır.
Sanat ve edebiyatı yaratan duygu ise anlaşılmak, iz bırakmak, ömrümüz son bulsa bile hatırlanmak ve bir şekilde bu gökkubede bir hoş sada bırakmak dürtüsüdür hepimiz için...
Ne demiş şair: "Bir gün akşam olur biz de gideriz; kalır dudaklarda şarkımız bizim"
Anlaşılmak isteği tanrısal bir istektir demiştik ya; Tanrı'nın da bizlerden en çok istediği şey anlaşılmak ya da unutulmamak değil mi sahi?
Mustafa Kemal onlarca devrimden sonra "Beni unutmayınız" derken bu ilahi talebi dışa yansıtmıyor muydu?
Ya da "Saat onikiyi vurduğu zaman beni, beni unutma" diyen Selda Bağcan unutulmanın verdiği acıyı şarkısında en güzel şekilde anlatmamış mıydı?
Unutmak konusu açılınca aklıma gelen ilk cümle ise "Hafıza-ı beşer nisyanla maluldur" Günümüz Türkiye'sinde bu cümleyi tercüme edecek çok az ama der ki: İnsan hafızası unutkanlık müzmin hastalığı ile yaşar her daim...
Unutulmama isteği, kendini çağlar sonrasına anlatma isteği ise insanlığın ilk var olduğu zamandan bu güne kadar değişmeyen ve değişmeyecek en temel duygularımızdan bir tanesi. Mağaraya yazı yazan, resim çizen insanların elbet anlatmak istediği şeyler vardı. Kimi zaman bir mağara duvarında, kimi zaman bir papirus kağıdında, kimi zaman bir yağlı boyada, kimi zamanda böyle bir sanal platformda insanoğlu hep anlaşılmak için çabaladı durdu...
Ebediyet düşüncesi, ebede ulaşma arzusu, sonsuz bir yaşam isteğinin bir çıktısı belki de unutulmamak... Tanrının vasıflarını ve sıfatlarını üzerinde barındıran biz insanlar mutlaka bu ebediyet duygusunu ve arzusunu da üzerimizde taşıyacaktık elbette.
Bu yüzden ebedi bir yaşama devam edeceğimiz düşüncesi bizi çoğu zaman hayata bağlamıyor mu? İlahi dinlere marifetin doruklarına kalp gözüyle çıkan erkanlar dışında ilmelyakin bir sıradanlıkla inanan ve inançları bir kaç basit soruyla çürütülebilecek insanların inanmaya devam etmesinin arkasında da bu ebediyet arzusunun payı yok mudur?
Ebediyet ve unutulmamak üzere anı ölümsüzleştirmek için de fotoğraf sanatını geliştirmedik mi? Evlilik fotoğraflarımızı, doğum günü anılarımızı, yaz tatillerimizi ölümsüzleştirmek için fotoğraflayıp evin en görünür yerine asmamız nedendir ki? O mutluluk duygusunun akıllara gelen her saniyede bizi o ana götürmesi, bir anlamda yaşanılan o mutlu anın ebediyete kadar akıllarda kalmasını arzuladığımız, iç güdülediğimiz için...
Güzellikleri, mutlu anları ne kadar hatırlamaya eğilimli bir beynimiz varsa, kötü anları, kötülükleri de unutmaya o kadar meyilli bir beyin yapımız var ki bunun ne kadar büyük bir yaşamsal mucize olduğunu ancak yaşayarak görüyoruz. İyi ki unutuyoruz kötü anları, iyi ki unutuyoruz acıları, iyi ki unutuyoruz unutmamız gerekenleri...
Bu gün geriye baktığımda vefat eden babannemi hep güzel anlarıyla hatırlıyorum. Öldüğü gün içime taş gibi oturan, kalbimi sızlatan o derin acıyla değil... Bu ilahi lütfe de ayrıca teşekkürler.
Evet bir gün gelecek ve hepimiz susacağız. Bu kısa hayatta bize ayrılan zamanın sonuna geleceğiz. Bu nedenle bu yazılarla belki hala akıllarda kalacağız, yaşayacağız, hissettiklerimiz hatırlanacak ve benden önce benimle aynı noktaları düşünmüş insanlar varmış diyen hiç tanımadığımız gelecekteki insanlarla duygu bağı kuracağız.
İşte bu duyguları, düşünceleri beynin analitik kıvrımlarıyla estetikle, büyük bir ustalıkla dışarı yansıtmayı başaran insanlar büyük bir sanatçı oluyor. Yine bu nedenle Gazi Mustafa Kemal hepiniz vekil olabilirsiniz, bakan hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz ancak sanatçı olamazsınız diyerek sanatçı olmanın önemini ve kıymetini bize anlatmak istemiş.
Bu yüzden sanatçı yani "Sani" sıfatı Tanrı'nın en önemli sıfatlarından biridir...
Günümüzde her bir önemli, değerli şeye verdiğimiz kıymet giderek azalıyor. Büyük bilimadamlarına, entelektüellere, sanatçılara. Kasabalı kafasıyla hoyratça ve değerini anlamadan yitiriyoruz değerlerimizi...
Yitirince biraz hatırlasak da bu bir kaç günlük sosyal medya paylaşımlarının, bir kaç dakikalık TV haberlerinin, bir kaç gazete yazısının ötesine geçemiyor hatırlamamız...
Daha geçenlerde Müzeyyen Senar'ı kaybettik, sonra Yaşar Kemal'i sonra da Erol Büyükburç'u. Bir çoğunu anlamadan ve hakkıyla saygı duyamadan uğurluyoruz bu hayattan. Ve bizler yine sadeliğin sıradanlığın büyük kalabalığı içinde kaybolup gidiyoruz.
Son söz olarak aşağıdaki satırları tekrar buraya yazmak gerek:
Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmân'a teslim eyledim, gayrı istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim."