Deneme
Düşüncenin Yaşam Döngüsü
Düşünceler önce büyük beyinlerin zihninde olgunlaşır. Sonrasında toplumun diğer kesimleri tarafından halka halka yaygınlaşır. Tarihe baktığımızda her bir büyük fikrin gelişmesinde benzer bir gelişim, evrim sürecinin var…
Düşünceler önce büyük beyinlerin zihninde olgunlaşır. Sonrasında toplumun diğer kesimleri tarafından halka halka yaygınlaşır. Tarihe baktığımızda her bir büyük fikrin gelişmesinde benzer bir gelişim, evrim sürecinin var olduğunu görebiliriz.
Karl Marx, komünist manifestoyu zihninde olgunlaştırdığında yol arkadaşı onun etrafında onu anlayabilecek nitelikte olan küçük bir aydın topluluğuydu. Sonrasında bu fikir, akıl ve vicdan yakınlığı sonucunda ideolojisi prolater halk kitleleri tarafından benimsendi. En sonunda dünyanın değişik yerlerinde fikir bazında olgunlaşmış düşünceler eyleme dönüştü ve dünyanın pek çok yerinde devrimler meydana geldi.
Mahatma Gandhi Hindistan’da bağımsızlık mücadelesi fikrini önce kendi benimsedi. Yaşayışıyla, düşüncelerinde samimiyetini somutlaştırdı ve toplum kitlelerini etrafında topladı.
Marthin Luther King, köleliğe ve sınıf ayrılığına isyan ederken vicdanının, kalbinin ve aklının sesini dinlemişti. Sonrasında belki de o talepkar olmasa dahi, insanlar halka halka etrafında toplanmış, halkları heyecana getiren bir değişimin öncüsü olmuştu.
Mevlana, hümanizmin evrenselliğinde 12. Yy’da tüm insanlığa seslenmiş, sonucunda oluşturduğu aşk ve tasavvuf iklimi dünyanın dört bir yanındaki insanlar tarafından kabullenilmiştir. Aradan yüzyıllar geçse bile 17 Aralık’ta Şeb- i Aruz törenlerindeki coşku ve 2007 yılının UNESCO tarafından Dünya Mevlana Yılı ilan edilmesi bu evrenselliğin boyutlarını bize gösteriyor.
Aristo, Plato gibi antik yunan dahilerinin temelini attığı felsefe anlayışları bu gün halen üniversitelerde doktora tez konusu olarak araştırılmakta ve geliştirilmekte olan yeni fikirlere ilham kaynağı olmaktadır.
Tanrısız bir dinin fikir babası olan Buda’nın, ortaya attığı fikirler ve ahlaksal kuramlar bu gün halen Çin’de, Hindistan’da, Japonya’da milyarlarca insanın sosyal yaşamını tanzim etmektedir. “Nirvana”ya ulaşma çabası bireyleri “üst insan” olma yolculuğuna çıkarmaktadır.
Tek tanrı inancına sahip üç büyük din de, peygamberler aracılığıyla dünyada önce bireyler, sonra küçük halk kitleleri tarafından benimsenmiş; zaman içerisinde büyük devletler, yeryüzü imparatorlukları bu dinlerin oluşturduğu inanç etrafında şekillenmiş, sonucunda Avrupa’da, Asya’da bu dinlerden ilham alan büyük medeniyetler inşa edilmiştir.
Yukarıda bahsettiğim örneklerde de görüldüğü gibi büyük fikirler önce büyük dehaların zihinsel ve ruhsal yolculuğu sonrasında şekillenir.
Zihinde ve ruhta evrimleşen bireylerin dünyayı sorgulayarak, fikir ızdıraplarıyla meydana getirdiği düşünceler, bu fikirleri zihninde olgunlaştıran bireylerin ancak yaşantısına içselleştirmesiyle mümkündür. Bu nedenle düşüncesiyle yaşantısının benzerlik göstermediği aktivistler, filozoflar kaybolmaya, yeryüzünden silinmeye mahkumdur.Tıpkı lüks villalarda yaşayıp sosyalizm üzerine vaazlar veren bir siyasetçinin insanlar tarafından samimi bulunmayacağı gibi. Tıpkı her türlü taşkınlığı yapan bir rahibin kiliseye gelen hiç bir bireyi aydınlatamayacağı gibi.
Düşünce ve yaşantıda şekillenen fikirler belli bir potansiyel enerjiye ulaştıktan sonra, bu zihinsel enerji artık yerinde duramaz ve kinetik enerjiye dönüşmeye başlar. Önce bu büyük dehaların yakınında bulunan insanlar bu düşünce bütününü kabul eder ve savunur, sonra yeryüzünde var olan entelektüeller ve aydınlar objektif değerlendirmelerle bu düşüncelerin savunucusu olur. Bu süreçte meydana gelen yeni fikirler de farklı beyinlerin katkılarıyla oluşturulan düşünce dünyasının “Nirvana”ya doğru gelişimini sürdürür.
İşte tüm inanç felsefelerin bu boyutuna ben “zihinsel inanış” diyorum. “Zihinsel inanış” farklı halk kitleleri tarafından benimsenmeye başlanınca “Sosyal inanış” evresi gelir. Ve düşünceler artık inanılan fikirler doğrultusunda, insanların yaşantısında yer etmeye başlar ve geniş halk kitlelerinin “Sosyal hayatını” tanzim eder. “Sosyal Hayat”ın bu ideolojilerle şekillenmesi ve halkta vicdansal kabulün yerleşmesi, bu düşünceye inanan, beklentisiz “halk kahraman”ları yoluyla gerçekleşir.
“Sosyal Hayat” ta artık yaşam bulan ve toplum kitleleri tarafından içselleştirilen düşüncelerin üçüncü evresi ise “Siyasal Yaşam” evresidir. Bu evrede toplum içerisinde yerleşmiş fikirler geniş halk kitlelerinin desteğiyle devrim yada demokrasi yoluyla bir yönetim biçimi halini alır.
Düşüncenin yaşam öyküsü, küçük bir yüzük büyüklüğündeki “küçük çember”den, ekvatoru kucaklayan “büyük çember”e kadar genişlemeye devam eder. Fakat, tıpkı kulaktan kulağa oyununda başlangıçta ilk kulağa fısıldanan sözler, sonunda bambaşka bir şekle bürünmesi gibi geniş halk kitlelerine fikirler ulaştıkça, yaşantısal derinliğin de boyutları azalır. En küçük çember’deki “kalın halat”lar, en geniş çemberde “ince iplik”ler haline gelebilir. Bu nedenle bir düşünce etrafında bir araya gelen toplulukların başarıya ulaşması ancak en küçük çemberdeki halatın, giderek incelerek kopmasına izin vermemekle mümkündür. Yoksa çember genişledikçe tıpkı bir kesirin paydasının giderek büyümesine rağmen aslında o kesrin küçülmesi gibi, ideolojik oluşumlar da geniş halk kitlelerine ulaştıkça sağlamlığını yitirme tehlikesini içinde taşır.
Düşüncenin siyasal yaşam evresinde, o düşünceye inanmış ve gönül vermiş insanlardan daha çok o düşüncenin meyvelerini yeme sevdalıları sahneyi alır. Bu insanlar düşünceleri siyasete alet eder ve sonrasında önemli rütbeler, makamlar işgal ederler; önemli paralar kazanırlar. Bunları yaprken de inandıkları değerlere doğru hareket edip edilmediğini sorgulama ihtiyacı hissetmezler.
Rusya’daki Komünist Devrim, Karl Marx’ın “eşit toplum” düşüncesiyle başlamıştı. Geniş halk kitlelerine ulaşan ideoloji özellikle prolater işçi grupları içinde “ sosyal inanış” evresine geçti. Sonrasında “Lenin”, “siyasal komünizm” i gerçekleştirdi ancak bunu yaparken Karl Marx’ın başta belirttği hümanist değerlerden uzaklaştı, hatta tam tersi tutumlar içerisine girdi. Biz bu tutumu ideolojinin siyasete alet edilmesine bir örnek olarak gösterebiliriz.
Aynı şekilde Osmanlı sonrası Mısır’da “cumhuriyet” ve “özgürlük” değerleriyle yola çıkan Kurmay Albay Cemal Abdül Nasır bir darbe ile başa geçti. Bir yıl sonra Cumhuriyet ilan edildi, 1954’te ise Mısır başbakanı oldu. Ancak “istibdad” ve “dikta” Mısır’da hüküm sürmeye devam etti, farklı görüşte olan pek çok insan bu dönemde idam edildi. Bir süre sonra “devrim” yolunda beraber mücadele eden aynı görüşteki insanlar da iktidar sahipleri tarafından “tasfiye sürecine” maruz kaldı. Zira iktidar sahipleri kendi güçlerine tehdit olarak gördükleri karşıt güçlerin palazlanmasına izin vermek istemezler. Sonunda Abdül Nasır“cumhuriyet ve “özgürlük” ögelerini kendi iktidar hırsına alet etmiş oldu.
Düşünce dünyası “siyaset” evresinden sonra böyle bir zayıflama içinde zaman içerisinde giderek toplumsal etkisini azaltır. Ta ki yeni bir fikir ve düşünce, eski olanın yerini alana kadar. 1990’da Sovyetler Birliğinin yıkılması, 16.yy’da Katolik kilisesine karşı Marthin Luther’in protestosunu yeni fikirlerin, eski olanların yerini almasına örnek olarak gösterebiliriz.
Bir düşüncenin bir toplumda yerleşmesi “zihinsel”, “sosyal” ve “siyasal” evreleri gerçekleştirmediği takdirde kalıcı olarak başarılı olma olasılığı yoktur. “Soyalizm” düşüncesinin 1970’li yıllarda Türkiye’de başarıya ulaşmamasını “sosyal” evre olmadan, “siyasal” teşebbüslerin başlamasıyle açıklayabiliriz. Bu nedenle devrimlerin kalıcı etkisinin olması ancak ideolojilerin toplumun büyük kesimleri içerisinde yaşantısal ve düşünsel düzlemde yerleşmesiyle mümkündür.
21. yy’a damga vuracak büyük dehaların düşünce yolculuğuna çıkmadan önce bu noktaları göz önünde bulundurması gerekir. Zira giderek kararan gecelerin gündüze yakın olması gibi; kıştan sonra yeni baharların gelecek olması gibi, çağımız da tüm dünyayı kucaklayacak evrensel fikir hareketlerine gebedir. Özellikle iletişimin bu denli hızlı olduğu, eğitimin giderek kitlesel nitelik kazandığı bu dünyada eski dönemlerde onlarca, yüzlerce yıl süren sosyal etkileşim bu devirde on yıldan kısa bir sürede toplumsal vicdanlarda kabul görecek ve sonrasında siyasi etkilerini tüm dünyaya gösterecektir.