← Köşe Yazıları

Edebiyat

Çanlar Kimin İçin Çalıyor?

Fatih Küçüktütüncü·19 Mart 2012·4 dk okuma

HAYAT PENCERESİ

HAYAT PENCERESİ

İnsanların dünya görüşü hayata hangi pencereden baktıklarıyla ilgilidir ve bu doğrultuda şekillenir. Ben buna “hayat penceresi” diyorum. Her insanın geçmişte yaşadığı olaylar, bulunduğu çevre, okuduğu kitaplar, dinledikleri müzikler insanın “hayat penceresini” oluşturur.

Hayat penceresinden bazı örnekler verelim:

Bir ev kiralamak istiyorsunuz. Oturulacak muhit, evin konforu, büyüklüğü, yalıtımı hoşunuza gitti. Fiyat pazarlığı aşamasında ev sahibi için ucuz olan bir tutar kiracı için pahalı niteliktedir genelde. Her ikisinin de hayat penceresi farklı çünkü…

Bir iş görüşmesine gideceksiniz. Çalışacağınız şirketle ilgili olumlu düşüncelere sahipsiniz. Size teklif edilen pozisyon bir proje yöneticiliği. Üniversiteden yeni mezun olan bir genç için çok cazip bir teklif olabilir bu, ancak sektörde yıllarca üst düzey yöneticilik yapan bir kimseyi bu görev muhtemelen tatmin etmeyecektir… Her iki profilin hayat pencereleri farklı çünkü…

Daha basit bir örnek olsun: Türkiye Cumhiyetinin başkenti Ankara. Bu başkent İzmir’e göre doğuda kalıyor, Hakkari’ye göre ise batıda…

Yukarıdaki üç örnekte de aslında aynı olaya farklı pencerelerden bakan insanların birbirleriyle çok zıt değerlendirmelerde bulunduğunu görüyoruz. “Doğu – Batı”; “Ucuz – Pahalı”; “Prestijli – Basit” gibi…

İNSAN – TOPLUM İLİŞKİSİ

Mikro-ekonomiyle makro-ekonomi arasında teorik benzerlikler hemen göze çarpar. Ekonomi okuyanlar konuyu iyi bilir. Zira mikro dünyalar birleşerek makro dünyaları meydana getirir. İşte her insan da başlı başına bir dünyadır. Keşfedilmeyi bekleyen arzular, geliştirilmeyi bekleyen yetenekler, duygular arası iç-çatışmaları düşünün. Yukarıdaki cümleden arzuların yerine yöreler, yetenekler yerine ülkeler, duyguların yerine insanları koyduğunuzda aynı cümleyi bir dünya analizi olarak da ortaya koyabilirsiniz.

Benzer duygu ve düşünce paydasında buluşan insanlar sivil toplum kuruluşlarını, cemaatleri, partileri hatta ülkeleri meydana getirir. Bireyde var olan fikirler artık toplumlara ait hale gelmiş olur ve toplumsal bir bakış açısı oluşur.

İngilizler dünya coğrafyasını paralel ve meridyenlere bölerken dünyanın merkezini kendileri olduğunu düşünmüş 0 paşlangıç meridyenini Londra’nın yakınlarındaki Greenwich tayin etmişlerdi. Yine “Middle East” yani Orta Doğu, Yakın Doğu kavramları bu bölgelerin İngiltere’ye göre konumu belirliyordu aslında.

TOPLUM PENCERESİ ve TÜRKİYE

Makaleyi aslında buradan başlatıp toplum değerleri doğrultusunda bir Türkiye analizi yapacaktım. Ancak akla yatkın olması için yukarıdaki başlıkları bir giriş olarak eklemeyi daha uygun gördüm…

Yüzyıllardır daha iyi bir yaşam arzusu, kültürel etkileşim, ticari kaygılar, inanç unsurları, siyasal kavgalar gibi nedenlerle Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru rotasını tayin eden bir ulusun evlatlarıyız biz…

Attila 5. Yy’da rotasını Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine çevirmişti…

Alparslan Malazgirt Savaşında Anadolu’yu gözüne kestirmişti..

Osman Gazi ilk savaşını Batı’da Bizans tekfurlarıyla yaptı.

Fatih’ten önce 1. Murat’ın da, Yıldırım Bayezit’ın de 2. Murat’ın da rüyasını süslemişti İstanbul…

Kanuni tahta geçtikten sonra rotası Manş Deniziydi belki de, kısmet olmadı Viyana’ya kadar ulaştı en son…

Tazminat Fermanını yayınlayan 2. Mahmut Avrupa’yı örnek almıştı.

1856 Islahat Fermanı’nda rota yine Avrupa’ydı..

İttihat ve Terakki , 1. Ve 2. Meşrutiyet olayları batıdan demokrasi ihraç çabalarıydı dönemin…

1922 Devriminden sonra ulus devlet yaratma anlayışımız da batıdaki milliyetçilik fikirlerinden etkilenmemiz sonucunda şekillendi…

Şapka Devrimi, Harf Devrimi, kılık – kıyafet devrimi de batıdan ilham alınarak hayata geçirildi…

21. YÜZYIL VE DEĞİŞEN DÜNYA

Dünya tarihi de tıpkı bir tahteravalli gibi bazen doğu’yu yukarıya çıkarmıştır, bazen batı’yı..

İyonya’da şehir devletlerinde doğrudan demokrasi varken Doğu’daki toplumlar henüz atı evcilleştirmeye çalışıyordu. Mısır’da matematik ve geometri harikası piramitler yapılırken doğu’da henüz yazılı bir tarihe geçilememişti.

Aradan 1500 yıl kadar zaman geçtiğinde Bağdat’ta dünyanın en büyük kütüphaneleri açılırken, bu defa Batı’da engizisyon mahkemeleri kurulmaktaydı. İbn-i Sina Tıpta devrim yaratacak kitabını yayınlarken Avrupa’da papazlar cennetten arsa satmakla meşguldü.

Aradan 1000 yıl daha geçti. Batıda uzaya uydular gönderilirken, Anadolu’da Maraş katliamları yaşanıyordu. Batıda bilgisayar teknolojilerinin temeli atılırken Türkiye’de başbakanlar, bakanlar, eşitlik isteyen gencecik çocuklar idam edilmekteydi…

21. yy’a geldiğimizde yaşam tarzımızın, iletişim kültürümüz gibi dünya tahteravallisinin de hızı giderek arttı. Bu defa Çin gibi, Rusya gibi, İran gibi Doğuya ait değerler yükselmeye başladı. Türkiye’yi neden doğudaki değerler arasında yazmadığımızı aşağıdaki başlıkta açıklayacağım.

21. YÜZYIL VE DEĞİŞEN TÜRKİYE

Yukarıda anlattıklarımın tamamı bu çözümlemeyi yapmak için birer puzzle parçası niteliğindeydi. Tarihe baktığımızda batıyı kalkındıran değerler hep bilim ve felsefe olmuş, doğuyu kalkındıran değerler hem kalp ve inanç değerleri olmuştur.

Türkiye ise batı ve doğunun tam ortasında ne tam doğu ne tam doğu olmayı başarabilmişti yüzyıllardır. Ancak zaman hem doğuyu hem de batıyı kendi bünyesinde barındırıp tüm dünyaya medeniyet ihraç eden bir Türkiye’yi oluşturma zamanıdır.

Clinton 21. Yy’dan bir yıl önce Adapazarı depreminde bu ülkeye geldiğinde “21. Yy. akıllı hareket ederlerse Türkiye’nin yüzyılı olacaktır” derken bunu kastediyordu…

Bunun meyvelerini çok geçmeden, sadece 15 yıl geçtikten sonra toplamaya başladık toplum olarak… Kuzey Afrika’daki Arap Baharı, bu ülkelerin inançlarıyla demokrasi, laiklik gibi kavramları birbirleriyle barıştırıp bir arada yaşatan Türkiyeleşme çabasıydı…

Her iki kültürü ve medeniyeti kendi içerisinde barındıran Türkiye artık dünyaya kendi penceresinden bakmaya başlayacak ve dünyaya medeniyet ihrac eden bir ülke haline gelecektir.

Uzun zamandır uykuda olan toplumun ayağa kalkma zamanı gelmiştir artık… Zira Türkiye artık doğuyla batının, yani Necip Fazıl’la Nazım Hikmet’in birbiriyle barışma evresini yaşamaktadır. Bu birliktelik hiç kuşkusuz Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkaracaktır.

Zira Nazım Hikmet “En güzel günlerimiz henüz hiç yaşamadıklarımızdır ve size söylemek istediğim en güzel söz henüz hiç söylemediklerimdir” derken de; Necip Fazıl “Yarın elbet elbet bizimdir; gün doğmuş, gün batmış ebet bizimdir” derken de aynı şeyi kastediyordu aslında…