← Köşe Yazıları

Toplum

Düşüncenin Vicdanı ve Aydın Buhranı

Fatih Küçüktütüncü·26 Haziran 2016·4 dk okuma

Bir süredir yazı yazmadım. Fakat zaman geçtikçe, insanın zihninde ve ruhunda biriken düşüncelerin kendi içinde ağırlaşmaya başladığını fark ediyorum. Yazmak belki de tam olarak budur; insanın taşıyamadığı düşünceleri,…

Bir süredir yazı yazmadım. Fakat zaman geçtikçe, insanın zihninde ve ruhunda biriken düşüncelerin kendi içinde ağırlaşmaya başladığını fark ediyorum. Yazmak belki de tam olarak budur; insanın taşıyamadığı düşünceleri, hisleri ve iç gerilimleri bir mecraya akıtma ihtiyacı. Çünkü insan yalnızca konuşarak değil; yazarak, çizerek, üreterek de kendi iç dünyasını dışarıya aktarabilir. İçinde sakladığı hazineleri, korkuları, sancıları ve arayışları ancak böyle görünür hâle getirebilir.

Sait Faik Abasıyanık’ın Burgazada’ya yerleştikten sonra söylediği o meşhur söz bu nedenle son derece anlamlıdır: “Bir kâğıt, bir kalem aldım ve başladım yazmaya; eğer yazmasaydım delirecektim.” Aynı ruh hâlini Oğuz Atay’da da görmek mümkündür. Yazdıkları yalnızca edebî metinler değil, aynı zamanda zihninde biriken dünyanın dışarıya taşmasıydı. Tezer Özlü’de, Kafka’da, Camus’de de benzer bir durum vardır. Bu isimlerin önemli bir kısmı yazmayı bir şöhret ya da maddi kazanç aracı olarak değil, var olabilmenin ve zihinsel ağırlığa dayanabilmenin bir yolu olarak gördüler.

Belki de bu nedenle büyük yazarların önemli bir bölümü yaşadıkları dönemde tam anlamıyla anlaşılamamışlardır. Çünkü çağlarının önünde yürüyen insanlar çoğu zaman yaşadıkları toplumla aynı frekansta buluşamazlar. Hatta bazen düşüncelerinin ağırlığı altında ezilir, yalnızlaşır ve yıpranırlar. Yazmak ise onlar için bir tercih olmaktan çok bir zorunluluğa dönüşür.

Yazmak belli bir düşünsel olgunluğun sonucu mudur bilmiyorum. Ancak şunu düşünüyorum: İnsan ancak içinde biriktirdiği şeyler taşmaya başladığında gerçekten yazabilir. Tıpkı dolu bir kabın içindekini dışarıya taşırması gibi, insan da içinde ne biriktirdiyse sonunda onu dışarıya verir. Bir küpün içinde ne varsa dışarıya o taşar.

Tarih boyunca büyük düşünürlerin ve yazarların çoğunun sancılı dönemlerde yetişmiş olması da tesadüf değildir. Çünkü buhran dönemleri insanları düşünmeye zorlar. Rahatlık çoğu zaman düşünceyi uyuştururken, kriz dönemleri insan zihnini çözüm aramaya iter. Osmanlı’nın çözülme dönemindeki “vatanı kurtarma” fikri Namık Kemal’leri, Ziya Gökalp’leri, Mehmet Âkif’leri ve Halide Edip’leri ortaya çıkarmıştır. Endüstri Devrimi sonrası oluşan gelir adaletsizliği ve sosyal kırılmalar Karl Marx’ın düşünsel sistematiğini beslemiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın insan ruhunda oluşturduğu büyük yıkım ise Sartre’ı, Camus’yü, Stefan Zweig’ı ve Borges’i derinden etkilemiştir.

Fakat burada önemli olan nokta şudur: Her sancı büyük düşünür üretmez. Tarih boyunca krizler yalnızca aydınları değil, fanatizmi ve yıkıcı ideolojileri de beslemiştir. Bu nedenle yalnızca acı çekmek ya da huzursuz olmak insanı aydın yapmaz. Asıl mesele, yaşanan sancıyı düşünsel bir süzgeçten geçirip yeni bir çıkış yolu üretebilmektir.

Belki de gerçek aydın tam olarak burada ortaya çıkar.

Aydın olmak halka tepeden bakmak değildir. Aydın olmak kendi fikirlerini mutlak hakikat gibi görmek de değildir. Çünkü düşünceyle ego arasındaki çizgi son derece tehlikelidir. Gerçek aydın, düşünceyi bir üstünlük aracı hâline getiren değil; toplumun sorunlarını anlamaya çalışan kişidir.

Zaten “aydın” kelimesinin kendisi de bunu anlatır. Aydın; aydınlanmış kişi demektir. Osmanlı’daki “münevver” kavramı ise nurlanmış, ışıklanmış anlamına gelir. Fakat gerçek anlamda aydınlanma, belli ideolojik kalıpların içine sıkışmakla değil; farklı düşünce sistemlerini önyargısız biçimde analiz edebilmekle mümkündür.

Bugün en büyük sorunlardan biri insanların düşünceleri bir hakikat arayışı için değil, bir kimlik aidiyeti için savunuyor olmasıdır. Oysa aydın, hiçbir ideolojinin kör savunucusu değildir. Cemil Meriç’in ifadesiyle ideolojiler bazen birer “deli gömleği”ne dönüşebilir. Gerçek düşünür ise o gömleği yırtabilecek cesarete sahip olandır. Her düşünceyi inceleyip, doğruyu yanlışla birlikte analiz edip sonunda daha verimli ve daha insani bir senteze ulaşabilendir.

Bu nedenle aydın olmak aynı zamanda büyük bir empati ve duyarlılık gerektirir. Çünkü empati kuramayan bir insan toplumun acısını anlayamaz. Toplumun acısını anlamayan bir insan da çözüm üretemez. Gerçek aydın, insanlara hükmetmeye çalışan değil; toplumun çıkış yollarını arayan kişidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında da yalnızca askerî ya da siyasi bir lider değil, aynı zamanda büyük bir düşünce insanı görürüz. Genç yaşlardan itibaren çöken bir imparatorluğun içinde yetişmesi, onu sürekli çözüm aramaya yöneltmiştir. Cephelerde dahi kitap okuması tesadüf değildir. Çünkü büyük dönüşümler yalnızca aksiyonla değil, düşünceyle de mümkündür. Marx’ın düşünceyi üretmesi, Lenin’in ise onu aksiyona dönüştürmesi gibi; fikir ve hareket çoğu zaman tarihte birlikte yürümüştür.

Bugün dünya da Türkiye de yeni bir kırılma döneminden geçiyor. Küresel ölçekte artan yalnızlık, tüketim kültürü, kimlik krizleri ve toplumsal yozlaşma; insanları yeniden düşünmeye zorluyor. Belki de her büyük dönüşüm döneminde olduğu gibi, bu çağ da kendi aydınlarını yetiştirecektir. Çünkü toplumların geleceğini yalnızca ekonomik ya da askerî güç değil, aynı zamanda düşünce üretme kapasitesi belirler.

Aydın olmak düşünsel özgürlüğü gerektirir. Düşüncenin maddi ya da manevi çıkarlar karşısında teslim alınmamasını gerektirir. Çünkü idealizmin olmadığı toplumlarda büyük fikirler doğmaz. İdeal ve ülkü kavramları ise toplumları geleceğe taşıyan görünmez köprülerdir.

Belki de bugün en büyük ihtiyaç; geçmişin sloganlarını tekrar eden insanlar değil, yeni bir düşünce dili kurabilecek aydınlardır.

Aydınlık bir Türkiye’nin, ancak aydınlık zihinlerin üreteceği özgür ve sahici fikirlerle mümkün olacağı ümidiyle…