Sinema
Ah Güzel İstanbul
"Türk sinemasının en iyi filmi hangisidir?" diye sorsanız buna yanıt vermek güç. Zira daha önce yazdığım Yol, Muhsin Bey, Selvi Boylum Al Yazmalım ve bu yazıda üzerinde konuşmak istediğim "Ah güzel İstanbul" arasında…
"Türk sinemasının en iyi filmi hangisidir?" diye sorsanız buna yanıt vermek güç. Zira daha önce yazdığım Yol, Muhsin Bey, Selvi Boylum Al Yazmalım ve bu yazıda üzerinde konuşmak istediğim "Ah güzel İstanbul" arasında karar vermek imkansız.
Ah Güzel İstanbul 1966 yılında çekilmiş bir Türk filmi olmasına rağmen aradan geçen 50 yıl boyunca belki de üzerine daha iyisinin konulmadığı filmlerden. Yönetmen Atıf Yılmaz, Baş rollerde Sadri Alışık ve Ayla Algan'ın oynadığı ve set raporlarında 20 gün içinde çekimlerinin tamamlandığı bahsedilen bir eser "Ah Güzel İstanbul"
Filmi izlerken samimiyetin, beyfendiliğin, asaletin arasında kaybolup gidiyorsunuz. Kendinizi kaptırıyorsunuz. Film şu konuşmayla başlıyor:
Bendeniz Haşmet İbriktaroğlu, dedemin dedesi osmanlı sarayında ibrikçibaşıymış. Dedem paşa, amcam süferadan, babam da zengin bir hovarda, hem de tüccar. Beylerbeyi'nde bir yalıda dünyaya gelmişim. Validem daha ben bir yaşındayken yakışıklı bir zabitle kaçmış. Peder, içkide iki hanı, bir koca köşkü yemiş, bitirmiş. Eh, servetin geri kalan kısmını da; ayıptır söylemesi biz batırdık. tüccarlığın bir zamane sanatı olarak inceliklerini kavrayamadığımızdan birkaç işten anlamazın aklına uyup, birkaç madrabazın eline; çevirsinler diye para bıraktık. Ah, iflasla beraber yalıyı da sattık. Bir çul artmamacasına geriye kalan ne var ne yoksa; hepsini dağıttık. Şimdi çok rahatız elhamdulillah. Mütevazi bir meslekte karar verdik, geçinip gidiyoruz.Efendim, mesleğim seyyar fotoğrafçılık. Ha, başka bir iş yapamaz mıydım? Yapardım tabii, ama kendi başıma buyruk olmak istedim; yani öyle iki - üç kuruş için hürriyetimi satmak istemedim ya... Kalkmalı, akşamda bir fazla kaçırmışım ki sormayın...
Şimdi film eski bir İstanbul beyfendisinin, köyden ünlü olmak için İstanbul'a gelen genç Ayşe'nin yollarının kesişmesiyle başlar. Bu genç kadını ünlü olma hayaliyle kandırıp kötü yola düşürmek isteyen hayal tacirlerinin elinden kurtarmaya çalıştığı bir komedidir ilk bölüm.
Sonrasında ise bir aşk hikayesi anlatılır. Atıf Yılmaz'ın en iyi filmi bence. Tabi bunu bir aşk hikayesinden çok bir dönem sinemacılarına verilen en büyük mesaj, en ağır ayarlardan biridir de diyebiliriz.
Haşmet İbriktaroğlu'nun Galatasaray'lı eski arkadaşlarıyla konuşma sahnelerinde, Galatasaray insanında sıkça görülen temelsiz batı taklidi, tepeden inme jakopenizm ve züppeliği en iyi şekilde eleştiren filmdir aynı zamanda.
Burada hayata dair güzel notlar da var, paylaşmak istiyorum:
Haşmet İbriktaroğlu, kendisine aşık kadınları anlatırken şu üç kadını aşağıdaki gibi yorumlar.
"Orta sınıf" bir ailenin kızını almayacaksın, baba evinde görmediğini sende görmek ister, 6 çocuk ister, gezip tozmak, giyinip kuşanmak ister.
"Sonradan görme" kadın almayacaksın, seni köle yapar.
"Çok okumuş kadın almayacaksın" derken "Kocacığım Maria Anotionette'in ölüm tarihi kaçtı?" repliği aklımıza kazınır.
Şimdilerde etrafımda bir çok arkadaşı gördüğümde aklıma Maria Antoinette'in ölüm yıldönümü geliyor.
Diğer yandan batılılaşma, halkın değerleriyle alay etme ve zamane züppelerine de çok güzel ayarlar verir film. Özellikle genç kızın ünlü olma sürecinde saflığını yitirmesi, İngilizce şarkı söylemeye çalışması ve sonrasında intihar denemesi güzel bir örneklemedir.
Tabi burada sadece Galatasaray'a değil diğer kolejlerimizde okuyan insan profillerine de ince ve bir o kadar da ağır göndermeler mevcut.
Özellikle bar sahnesinde sahnesinde gençlerden birinin kendisini tanıtırken, bir tanesi ben falanca italyan yönetmenin 4. sanat asistanıyım, bir diğeri ben 3 yıldır Paris'te yaşıyorum, henüz yeni geldim ve Gerçek sanatı halka anlatmaya çalışıyorum şeklinde kendini tanıtması sonrasında bulundukları meyhaneden linç edilmekten kurtulmaları son derece yerinde bir tespit olmuş. -Emin olun bir Galatasaray mezunu olarak, aynı kelimlerle kendini tanıtan onlarca, yüzlerce insan tanıdım ve tabi çoğundan nefret ettim-
Özellikle Genelev olarak kullanılan pansiyonun isminin "Medeniyet" olması ve Hasmet Abimizin "Medeniyetin içine girmezsen ayıp olur" tezviratı son derece müthiş bir gönderme yine.
Aynı şekilde meslek tanıtımları yapılırken "Banka'da çalışma ortamının anlatıldığı ve Ambar müdürlüğü (Lojistik müdürlüğü) ile ilgili sahneler de taa o günlerde kapitalizme dair de ince ayarlar barındırıyor.
Tabi her şeyden çok Haşmet Abi'nin barakasının isminin "kulübe-i ahsan" olması içindeki piyano ve kitaplık özellikle yansıtılmış. Hatta Ayşe'nin bu kadar kitabı fotoğrafçı olmak için mi okudun? sorusu yine aklımdan çıkmayacak bir sahne.
Sınıf farklılıklarının, batı özentiliğinin, yozlaşmaya başlayan kültürün eleştirisidir Ah Güzel İstanbul. Belki de İstanbul'un son güzel zamanlarının anlatıldığı bir başyapıttır bu film.
Bu nedenle Muhsin Bey'e benzer yanları bulunur. Atıf Yılmaz'ın yüzeysel batı taklitçilerine en güzel cevabı verdiği filmdir bu başyapıt. Özellikle zamana sosyetesiyle dalga geçen şarkı sözlerinin filmde kullanılması ayrı bir gönderme.
Hülasa mutlaka izlenilmesi gereken, naçizane Haşmet İbriktaroğlu'nda zaman zaman kendimi bulduğum, - Galatasaray'lı arkadaşının dünyanın en bohem insanıdır Haşmet tanımlaması beni benden aldı - Türk sinemasının en iyi 3 filminden biri Ah Güzel İstanbul.
Mutlaka izleyiniz.