← Köşe Yazıları

Sinema

"Ağır Roman" Üzerine

Fatih Küçüktütüncü·6 Mart 2014·5 dk okuma

Bazı filmleri eleştirmeye kıyamazsınız. Hani eleştirdiğinizde sanki kusuru varmış algısının oluşmasından korkarsınız ya, işte öyle bir film Ağır Roman.

Bazı filmleri eleştirmeye kıyamazsınız. Hani eleştirdiğinizde sanki kusuru varmış algısının oluşmasından korkarsınız ya, işte öyle bir film Ağır Roman.

Bilemiyorum Mustafa Altıkoklar ve Okan Bayülgen'in biraraya gelmesi ile Hidrojen ve oksijenin buluşması ile oluşan "su" gibi doksanlı yıllar Türk sinemasının belki de en kıymetli iki filmi meydana gelmiştir. Bu yazıda başlıkta da bahsedildiği gibi Ağır Roman üzerinde durmak istiyorum ancak keşke imkan olsa da uzun uzun "İstanbul Kanatlarımın Altında" filmiyle ilgili de bir şeyler yazabilsem.

Neyse "İstanbul Kanatlarımın Altında" araya girip tüm yazıyı ele geçirmeden önce Ağır Roman'dan ötürü öncelikle kitabın yazarı Hasan Kaçan'ın abisi Metin Kaçar'ı saygıyla anıyoruz. Kitabı okumadım, üslubunu tartışamam ancak senaryosuyla film İstanbul'un kıyıda köşe, arka sokaklarda kalan hayatlarına adeta o mahallede yaşayan birisi gibi dokunmamızı sağlıyor bu film.

Bu film bir erkeğin bir kadına savrulmasının, savrulup da toz duman olmasının hikayesidir. Paulo Coelho'nun dediği ve hepimizin az çok tecrübe ettiği gibi tüm aşk hikayeleri biraz da birbirine benzer. Bu yüzden "Masumiyet" de yine bir başka şaheser ve bu filmin ruh ikizi ki ölmeden önce izlenilmesi gerekenlerdendir mutlaka.

Bu film bir tarlabaşı hikayesi. Kolera sokak ki adını, koleradan ölen ve filmde heykelini gördüğümüz Adam Mickiewicz'den almıştır.

Şimdi Tina karakterini oynaması ile Müjde Ar'a özellikle hayran oluyoruz. Tabi filmin içinde Aysel Gürel'in de oynuyor olması "casting"in -neden bu kelime ?, başka Türkçe ifade yok mu ??- zenginliğiyle ilgili güzel bir anektot.

Diğer yandan kaybettiğimiz Savaş Dinçel her zamanki gibi Mahallenin saygıdeğer beyfendisi rolünde. Şimdi böyle bir rolde oynayacak kaç ismimiz kaldı bilemiyorum. Keşke daha fazla yaşasaydı, daha fazla onu ekranlarda görebilseydik.

Okan Bayülgen ve Mustafa Altıoklar'ın 2000 sonrasında sinemada malesef bu iki filmden daha fazla tat bırakan eser ortaya koymaması da bence onlar adına ayrı bir trajedi.

Mustafa Altıoklar'ın özel yaşantısı ve etik kurallarıyla ilgili eleştirileri her yerde duyuoruz, okuyoruz. Bu nedenle bu konuda bir şey söylemeyeceğim. Ancak asıl mesleği doktorluk olan bir insanın 32 yaşından sonra kısa filmlerle giriş yaptığı sinema sektöründe bu denli güzel eserler ortaya koyabilmesi son derece saygı duyulması gereken bir konu.

Evet, filmi izleyiniz, zannımca Türk sinemasında "klasik" veya "kült" olarak nitelendirebileceğimiz eserlerden biridir "Ağır Roman".

Müziklerinden dolayı Atilla Özdemiroğlu'nu da alkışlamak gerek zira bir filmle müziği bu denli uyumlu bir ahenge sahip film bulmak çok zor.

Senaryo büyük bir sanat eseri, Oyuncu kadrosu son derece geniş ve hepsi saygıdeğer isimler. Yönetmen kalitesi de bir araya geldiğinde ortaya büyük bir şaheser çıkmış.

Şimdi filmde benim asıl ilgimi çeken konu - siyaset yapmasam ölürüm" özellikle mahallenin başına dert olan "Reis" isimli -Allah'ın belası!- adam. Bu adam her türlü mide bulandırıcı pisliği filmde sergiliyor. - Tabi bu karakterden nefret ettiğimiz için  usta oyuncu Mustafa Uğurlu'ya teşekkür etmek gerek-. Biliyosunuz bu adam kendisini mahallenin reisi ilan ediyor ve mahalledekileri koruma adına! her türlü iğrençliği yaparak -ata olan tecavüz sahnesi beni en çok küfrettiren sahne oldu- yapıyor. Tüm mahalle de ondan kurtulmanın peşinde ki burada filmin esas oğlanı Salih -Okan Bayülgen- mertliğiyle seyirciye umut olur.

Filmin acıklı sonunun kurgulanması filmin sonunda boğazlarımıza hüznün düğümlenmesine neden oluyor. Bu bağlamda biraz da Türk sinemasında "Requiem For a Dream" filmine en yakın örneklerden bir tanesi. Fakat Darren Arronfsky'nin filmlerine yansıttığı kasvetten uzak.

Hülasa filmin sonunda dayanamaz Salih bu romanın ağırlığına ve kolera sokaklarına son imzasını atar.

Gerçek aşklar mutlu sonla bitmez !!!

Diğer yandan filmin bazı sahneleri var ki her işte bu sahneler bence filmi bir "sanat eseri" kimliğine dönüştürüyor. Zira aşağıda yazdığım her bir olay üzerine saatlerce konuşabilir, bitmek bilmez makaleler yazabiliriz - -Şaheser de burada saklı değil mi?- Ansiklopedilerle anlaılabilecek duyguyu iki saatlik bir esere sığdırma becerisidir sanatkarlık !!

Bunları şöyle sıralayabilirim:

1. Tina'nın kilisede Tanrı'ya duası ve o sahnede Reis'in belirmesi ve sonrasında gelişen olaylar.

-Her zaman kötüler mi kazanır?

+ Gerçek hayat burası

- Bu sefer öyle olmayacak

2. Reis karakterinin devletle iş yapması ve midemizin bulanması - Burada ülkece başımıza musallat reis'i aklınıza getirmeniz yeterli- Tabi bu mahallenin gençleri bir kavga esnasında siren sesi duyarlar ve saygı duruşuna geçerler. Reis'in buradaki tutumu da güzel bir gönderme !

Ah benim Türkiye'li -nerden çıktıysa bu !!-  kardeşim Ah ! :(

3.  Kolera Sokak'taki meşhur gizemli katilin  masum "Poğaçacı" çıkması

4. Masum bir gencin -Salih- ibretlik dönüşümü. -O bin tılsımlı anın çarşafından ağır ağır geçirirken hayatını, bilemezdi üç tekerlekli bisikletin karanlığa takla atacağını"- Galiba en üzücüsü de Salih'in bileklerini kestikten sonra, karanlığa doğru giden, üç tekerlekli bisiklet :(  Bu arada yine bileklerin kesilmeden önce Salih'in masum küçük çocuğa sarılıp ağlaması da not edilmesi gereken ince bir ayrıntı.

--Savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkete, zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın, raksederken mahallenin maşallahı, eyvallahı. Güzelleş be oğlum şimdilik ölümüne kadar hayattasın-- ( ne söylenebilir ki bu sözün üzerine )

5. "Madde" mi ağır, "Mana" mı ???

6. Salih'in kan kardeşinin sonradan eşcinsel olması ve Salih'e olan aşkı.

" Ulan insanın kan kardeşi de ibne çıkar mı be !" (Salih)

7. Bütün pisliklerin içinde Kolera Sokağı'nın ortasında bir Adam Mickiewicz heykeli.

8. Kabadayılık raconu ve tarihe gömülmesinin tanıklığı.

("Alem göt olmuş be"(Arap Sado)

Bu arada sevişme sahnelerindeki tutkuyu yansıtması başta olmak üzere pek çok sahnede görüntü yönetmenine şapka çıkarmak gerek.

Hülasa Türk sinemasında "sanat eseri" kapsamında ele alınması gereken klasiklerdendir "Ağır Roman"

Diğer bir nokta, Türk sinemasında bazı filmler var ki çok meşhur, izleyince çok seviyorsunuz ancak içinde Sanat barındırmıyor. Bunlara örnek olarak "Mavi Boncuk", "Köyden İndim Şehire" gibi filmlerden bahsediyorum.

Umarım maddi kaygılardan uzak duran ve yine bize güzel tatlar bırakan "Sanat Eseri" olan filmleri görüyor oluruz ilerleyen günlerde Türk Sinemasında.

Tabi her bir senaryo biraz da yazarın hayatını içinde barındırır. - Benim blogdaki yazılarda naçizane beni bulmak mümkün olduğu gibi.- Ancak Metin Kaçan kendi hayatını da bu filme yansıtmıştır. Keşke geçen yıl intihar etmeseydi :(

"O bin tılsımlı anın çarşafından ağır ağır geçirirken hayatını, bilemezdi üç tekerlekli bisikletin karanlığa takla atacağını"