← Köşe Yazıları

Toplum

27'ler Klübü

Fatih Küçüktütüncü·18 Nisan 2015·4 dk okuma

Harvard Üniversitesinde Fizik doktorası yapan ortaokul arkadaşım Ekin Doğuş Çubuk'la uzun zaman sonra bir araya gelmiştik. Ortaokuldan sonra farklı yollara ilerlemiş, farklı yaşantılara kendimizi bırakmıştık.

Harvard Üniversitesinde Fizik doktorası yapan ortaokul arkadaşım Ekin Doğuş Çubuk'la uzun zaman sonra bir araya gelmiştik. Ortaokuldan sonra farklı yollara ilerlemiş, farklı yaşantılara kendimizi bırakmıştık.

Tekrar bir araya geldiğimizde her ikimiz de 27 yaşına gelmiş, yaşamda görebileceğimiz bir çok şeyi görmüş, tatmış olabileceğimiz bir çok şeyi tatmış, küçükken bize ne kadar uzak gelen ideallerin aslında o kadar da uzak olmadığını görmüştük.

Eskimiş bir siyasi lider bir defasında bir konuşmasında şöyle diyor:

Zor bir yolda yürümek mecburiyetinde olan insanlar, yolda yürümeye başlamadan önce,gönüllerinde ve zihinlerinde yürümek ve yol almak zorundadırlar.Evvela, Bu yolu ben nasıl aşarım? korkusundan kurtularak yola çıktıklarında görürler ki,yol zor da olsa bir müddet sonra aşılmış yürünmüş ve hedeflenen yere gidilmiştir.İşte o zaman, insanların yüreklerinde, aslında yolun zannedildiği kadar zahmetli olmadığına ve bütün sıkıntılı yolların aşılabileceğine dair bir iman doğar.

Afyon'un küçük topraklarından çıkıp önce İstanbul'u sonra dünyanın bir çok noktasını görüp yetişmiş bireyler haline gelmiştik.

Çocukluk günlerini ve anılarını yad ederken "hayatın anlamı" üzerine konuşmalarda kendimizi bulduk.

Yıllardan 2012, bir İstanbul yazıydı. Tüm bu konuşmaları yaparken konuşma döndü dolaştı, ikimizin de keyifle dinlediği bir şarkıcıya "Amy Vinehouse" a geldi.

En son İstanbul'da düzenleyeceği konserine gitmek için sabırsızlanırken konserin iptal olduğunu duyunca önce ona kızmış sonra içinde bulunduğu psikolojik duurmu anlamlandırmaya çalışmıştım.

O gün konuşurken "Amy için endişeleniyorum, umarım sonu Kurt Cobain, Jim Morrison" gibi olmaz demiştim.

Bunu dememin ardından çok değil sadece 1 hafta geçmişti ki televizyonlarda Amy'nin ölüm haberini duyduk.

Televizyonlarda, radyolarda durmadan "Back to the Black" , "You know I'm no good" şarkıları tekrar tekrar çalıyordu. "Back to the Black" şarkısı için çektiği klübünde kendi mezarını ziyaret ettiği görüntülerse içimizi acıtıyordu.

Korktuğum başıma gelmiş, Amy de bu acımasız hayata kendi iradesiyle son vermiş, bizleri terkedip gitmişti.

Keşke bir şekilde kendisine dokunma, yaşadığı sorunları anlamaya çalışsaydık keşke.

O zamanlarda henüz 26 yaşındaydım ve giderek popülerleşmeye başlayan 27 yaş sendromu üzerine uzun uzun düşünüyordum.

Daha çok erhen yaşlarda dinlediğim Kurt Cobain'in şarkılarında söylediği sözleri daha iyi anlamaya başlamıştım.

Kurt Cobain de tıpkı Amy Vınehouse gibi 27 yaşında bu dünyadan göç eden ve ardında hüzünlü hikayeler bırakan çocukluk kahramanlarımızdan bir tanesi.

Ölmeden önce söylediği bir sözde "It's better to burn out rather than to fade away" demişti.

Sönüp gitmektense yanıp kavrulmak daha iyidir.

İntihar etmeden önceki son mnektubunda yazdığı şu cümlelerse hala aklımda:

"I'm just a little, sensitive, unappreciated, pisces, Jesus man"

Ben sadece küçük, duyarlı, önemsiz, balık burcu bir İsa'yım"

Kurt Cobain'i de şimdi "Smells like teen spirit" , "The man who sold the world", "Where did you sleep last night" şarkılarıyla hatırlıyor ve içimizde yaşatıyoruz mütemadiyen.

Peki ya Jim Morrison?

Tıpkı Amy Vinehouse ve Kurt Cobain gibi bizi erkenden bırakıp giden dehalardan bir tanesiydi.

Deha derken abartmıyorum IQ sunun 145 üzerinde olduğu ve Einstein'dan daha zeki olduğu rivayet edilir. Bir çoğuna göre insandan öte bir Tanrıydı Jim Morrison...

Yine ölmeden önce "sadece gerçekliğin sınırlarını deniyorum, neler olacağını merak ediyorum hepsi bu" demişti bizlere...

Pek çoğumuz "People are strange" i dinlediğimizde yaşadığımız topluma bile ne kadar yabancılaştığımızı, insanlara yine bir yabancı gözüyle baktığımızı bize hatırlatmamış mıdır?

Ya da "Spanish Caravan" da bir karavana binip çekip uzaklara binip gitme isteğimize bir ilham daha vermemiştir.

Peki ya "Light my fire" da hepimizin içinde isyan eden o asi çocuğu konuşturmamış mıdır?

Bu gün Père Lachez'de kendi hayranlarını bekliyor muhtemelen "Crocodile King"  (Kertenkele Kral)

Ölmeden önce bir dönem aşk yaşadığı Janis Joplin peki?

Blues'un yuvarlak gözlü kraliçesi.

Beyazların da tıpkı zenciler gibi şarkı söyleyebileceğini bize göstermiş ilahi sesli tanrıça.

Ölmeden önceki konserlerinden birinde her gün "70.000 kişiyle beraber oluyorum ancak uyurken yalnız ölüyorum" demişti bir keresinde...

O da altın vuruşla aramızdan ayrılan prenseslerden biri, şimdi ne zaman uzun yola giderken bir Mercedes Benz dinlesek o günlere gidiyoruz Janis Joplin'le beraber...

1968 Amerika'sına, özgürlüğün yollarına, hippi hayatlara, savaşma seviş sloganlarına ve tabi ki Vietnam karşıtı protest dünyalara...

Bitmedi henüz tabi ki..

27'ler klübünden konuyu açmışken Jimmy Hendrix'ten bahsetmezsek büyük ayıp etmiş oluruz...

Amerika'nın varoşlarından çıkan bu "Woodo Child", ezilmişlerin, ötekileştirilmişlerin, arka sokaktakilerin haykırışıydı dünyaya...

Gitarı onun kadar büyük bir yetenekle çalan bir insan daha gelmedi belki dünyaya...

Müzik eğer bir dinse Jimmy onun peygamberidir sözleri kulaklarımızda çınlıyor..

O da tıpkı Amy Vinehouse, Kurt Cobain, Jim Morrison, Janis Joplin gibi erkenden veda etti bizlere,

Henüz 27 yaşındayken, henüz hayatının baharındayken, henüz en güzel sözlerini bize söylememişken...

Çok kısa yaşta şöhret basamaklarının en tepesine çıkan, tüm dünyanın bırakın sevdiği, bir kısmının adeta tapındığı ilahlar haline gelmişti bu insanlar..

Tümünün ortak özelliği popüler bir şarkı yorumcusu değil sanatçı olmalarının yanında büyük bir filozof, büyük bir deha olmalarıydı...

Yaptıkları müzikler kendilerini ifade etmek için kullandıkları küçük bir araçtı sadece...

Satır aralarında anlaşılmak için hayranlarına haykırıyorlardı bazen sessizce bazen de olağanca hırçınlıkla...

Ve hepsi 27 yaşında elveda dediler hayata..

Genç yaşta şöhretin zirvesine tırmanma, hayattaki acıları omuzlarında hissetme ve taşıdıkları yüklerden bir an evvel kurtulma çabası onları intihara sürüklemişti.

Tıpkı Kurt Cobain'ın ölmeden önce yazdığı mektubun son cümlesinde dediği gibi fazlaca duyarlı insanlardı onlar...

Yaşanılan acılara, adaletsizliklere kayıtsız kalamayan bireylerdi...

Ve her biri sönüp gitmektense yanıp kavrulmayı tercih etmişlerdi...

Şimdi her biri bir efsane, ancak tıpkı Ahmet kaya'nın dediği gibi keşke olmasaydı sonları böyle...

Her bir dehanın yaşadığı benzer sorunları  onlar da yaşamış, popüler kültürün kendilerini birer tüketim metaı haline getirdiği bu sistemden olabildiğinde nefret etmiş ve çekip gitmişlerdi bu dünyadan...

Geriye onlardan kalan mahur besteler ve müjganla ağlaştığımız konserler kaldı...

27 yaş üzerine bir şeyler yazmak istemiştim oysa yazıya başlarken ancak bu kahramanlar yazıyı ele geçirip beni konuşturmadı yine...